Açılış sahnesi pek bir alakası olmasa da Lord of War'ı hatırlattı bana.En son bu denli etkilendiğim açılış sahnesinin o olmasından mıdır bilemiyorum ama iyi olan tarafı bir Türk filminin açılış sahnesinden bu derece etkilenmiş olmam sanırım.
Filmi genel olarak çok beğendim.Dönemfilmi altından kalkılması pek kolay olmayan,emek isteyen bir iş,bu konuda oldukça başarılı birproje çıkmış ortaya.Az çok Zonguldak'ı bilen birisi olarak da filmi izlerken,eski Zonguldak'ı izlerken ayrı bir keyif aldım.Oyunculuk açısından da Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat en süksesiz tabirle rollerinin hakkını vermişler.
Yılmaz Erdoğan, son filmi Kelebeğin Rüyası’nda önemli bir prodüksiyonun altından kalkıyor. Sinemamızda örneklerine sıkça rastlamadığımız dönem filmlerine yeni bir halka ekliyor. İkinci Dünya Savaşı fonunda, odağına dönemin Zonguldak’da yaşayan şairleri Rüştü Onur ile Muzaffer Tayip Uslu’yu alarak.
Filmin ana karakterleri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu gerçek, yaşamış kişiler. Fakat film onların üzerinden kurmaca bir hikaye anlatmakta. Tarihsel bütünlükle birebir örtüşmeye gerek duymuyor. Zaten Erdoğan’ın derdi de bu değil gibi. Neticede karşımızda belgesel niteliği taşıyan bir film yok. Yine de o kurmaca doku içerisinde Kelebeğin Rüyası olabildiğince gerçekçi bir kimlik taşımaya özen gösteriyor. Gösterdiği özeni de kamerasını çevirdiği Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu, Behçet Necatigil gibi şiir yaşamlarının ön plana çıktığı yaşamış karakterlerle destekliyor.
Filmin merceğindeki kişilerin şair olması Kelebeğin Rüyası’nı şi... Devamı
Bir Rüya Gördüm
Yılmaz Erdoğan, son filmi Kelebeğin Rüyası’nda önemli bir prodüksiyonun altından kalkıyor. Sinemamızda örneklerine sıkça rastlamadığımız dönem filmlerine yeni bir halka ekliyor. İkinci Dünya Savaşı fonunda, odağına dönemin Zonguldak’da yaşayan şairleri Rüştü Onur ile Muzaffer Tayip Uslu’yu alarak.
Filmin ana karakterleri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu gerçek, yaşamış kişiler. Fakat film onların üzerinden kurmaca bir hikaye anlatmakta. Tarihsel bütünlükle birebir örtüşmeye gerek duymuyor. Zaten Erdoğan’ın derdi de bu değil gibi. Neticede karşımızda belgesel niteliği taşıyan bir film yok. Yine de o kurmaca doku içerisinde Kelebeğin Rüyası olabildiğince gerçekçi bir kimlik taşımaya özen gösteriyor. Gösterdiği özeni de kamerasını çevirdiği Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu, Behçet Necatigil gibi şiir yaşamlarının ön plana çıktığı yaşamış karakterlerle destekliyor.
Filmin merceğindeki kişilerin şair olması Kelebeğin Rüyası’nı şiirle ilişkisi bakımından da irdelemeyi gerekli kılıyor. Muzaffer Tayip Uslu ve yakın dostu Rüştü Onur için şiir bir çıkış yolu. Zonguldak?ın kömür karasına bulanan kaderinden kurtulma umudu. Aynı zamanda da hayatın kendisi. Öyle ki; "aşk şiirin bahenisidir." repliği ile şiiri aşkın bile üstünde tuttuklarını belirtiyorlar. Varlık dergisine yolladıkları şiirlerin yayınlanıp yayınlanmadığına dair heyecanlarını barındıran sahne de işlevsel bakımdan önemli. Behçet Necatigil ise hem şiir adına hem de hayat adına hocalık yapıyor M. Tayip Uslu ve Rüştü Onur’a. Filmin şiirle içli dışlı olan tüm havasına, iyi kurulan atmosferine rağmen şiirsel bir işleyiş gösterdiğini söylemek güç. Yine de dramatik çatışmaya belirgin katkısı var şiirin. Şiir çabası, hayat mücadelesinin güçlüğü, üstüne üstlük bir de veremle savaşma kaygısı birleşince durum gittikçe imkansızlaşıyor.
Kelebeğin Rüyası kanımca en büyük problemini dramatik çatışma kurulumunda yaşıyor. Evet, şiir iyi katkı sağlıyor bahsi geçen alanda. Fakat ana dramatik çatışma unsuru gelgitler yaşıyor. Karakterlerimizin dönemin şartlarında yaşadıkları zorluklar mu? Hayat mücadelesi mi? Şiir sevdaları mı? Veremle dertleri mi? Yoksa aşkları mı? Hepsinin, hatta Muzaffer Tayip Uslu, Rüştü Onur arasındaki dostluğun da direk çatışma unsuru yaratabileceği düşünülebilir. Tam manasıyla örgüsel bir zayıflık yaratan da bu zaten. Birkaç çatışma unsurunun belirsizlik yaratması bir çatı etrafında toplanamaması.
Kelebeğin Rüyası dönemsel bakış açısı olarak da tam anlamıyla bekleneni veremiyor. Belki de karakter odaklı öyküsünden veya dramatik çatışma unsurlarının anlatımı boşluğa yönlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Ne olursa olsun İkinci Dünya Savaşı fonunun bir Pearl Harbor haberiyle atlanması, madenci yaşamlarının birkaç sekansla geçiştirilmesi, dönemsel eleştirinin bir balo sekansından ibaret olması filmin daha iyi hale gelebilmesini engelliyor.
Neticede Kelebeğin Rüyası prodüksiyonuyla, oyunculuklarıyla seviyesi yüksek bir yapım. Sinemamızda pek görmediğimiz uzun bir plan sekans açılış sahnesine sahip. Behçet Necatigil’i perdede izlemek de büyük keyif. Yönetmen Yılmaz Erdoğan’ın, senarist Yılmaz Erdoğan’ı geçtiği film olarak da tanımlayabiliriz. Tanımlamamızın sinemasal olumluluğu ise tartışabilir. Filmin eksikleri de bu tartışmanın çerçevesi içerisinde daha iyi algılanabilir.
" ....oyunculuklarıyla seviyesi yüksek bir yapım" da 83 doğumlu biri lise öğrencisini canlandırmaz.O seviyede filmlerde rol oyuncuya yönetmenin yavuklusu diye değil, hak ettiği için verilir.
Filmin görsel ve sinematografik kalitesini tartışmak anlamsız. Eşine az rastlanır bir işçilik var. İnsan film başlar başlamaz,gerçekten soruyor, "Bu bir Türk Filmi mi" diye. Ama bu iyi bir şey mi ? Bence değil, filmin görsel tematiği açıkça yabancı muadillerine özenilerek hazırlanmış. Gerek müzikal seçim gerekse de ışıklandırma buram buram Holywood kokuyor. Bu bir noktada büyük bir gelişme gerçekten ama gel gör ki, biz İtalyan bozkırlarında yada 1940 New York’unda değiliz ?
Oyunculuk özellikle de MErt Fırat’ın oyunculuğu harika. Gerçekten o adam,bizim sinemamız için bir nimettir, Hakkını verirler umarım. Belçim Bilgin’in ruh hastası tipini saymazsam onun bile çok sırıtmadığını söyleyebilirim. Metnin ana öğelerine fazla bulaştırılmamış olması büyük bir artı. O kadın da bizim sinemamız için çok büyük bir yüktür,umarım çabuk kurtuluruz.
Filmde işlenen konu,biraz dağınık ilerliyor. Çok fazla olay örgüsü var ama bu örgülerin çoğu nihayete ermiyor, biz sadece iki şairin ve akıl hocalarının... Devamı
Filmin görsel ve sinematografik kalitesini tartışmak anlamsız. Eşine az rastlanır bir işçilik var. İnsan film başlar başlamaz,gerçekten soruyor, "Bu bir Türk Filmi mi" diye. Ama bu iyi bir şey mi ? Bence değil, filmin görsel tematiği açıkça yabancı muadillerine özenilerek hazırlanmış. Gerek müzikal seçim gerekse de ışıklandırma buram buram Holywood kokuyor. Bu bir noktada büyük bir gelişme gerçekten ama gel gör ki, biz İtalyan bozkırlarında yada 1940 New York’unda değiliz ?
Oyunculuk özellikle de MErt Fırat’ın oyunculuğu harika. Gerçekten o adam,bizim sinemamız için bir nimettir, Hakkını verirler umarım. Belçim Bilgin’in ruh hastası tipini saymazsam onun bile çok sırıtmadığını söyleyebilirim. Metnin ana öğelerine fazla bulaştırılmamış olması büyük bir artı. O kadın da bizim sinemamız için çok büyük bir yüktür,umarım çabuk kurtuluruz.
Filmde işlenen konu,biraz dağınık ilerliyor. Çok fazla olay örgüsü var ama bu örgülerin çoğu nihayete ermiyor, biz sadece iki şairin ve akıl hocalarının yaşadıkları yer yer duygusal yer yer de komik dramın içine girip çıkıyoruz. 138 dakikayı pek de maharetli kullanmamışlar. Yılmaz Erdoğan’ın yapay senaristliği sanırım burda da bir zaafiyet yaratmış.
Açıkçası bu kadar kaynak ve imkan keşke Yılmaz Erdoğan ve Belçim Bilgin ikilisinden başka bir yöne gidebilseymiş. Öyle olsa eminim çok daha kaliteli bir film izlerdik.
Ama bu haliyle de,kalbürüstü bir film ve edebiyat tarihimiz için kaliteli bir çalışma.
açılış sahnesini görünce, aman allahım bu türk filmi mi gerçekten diye sormama sebep olan; ancak, görselliğiden başka çok da etkileyici yanı olduğunu düşünmediğim filmdir.
yine de oyuncuların yetenekleri ve karakterlerin naifliği de göz ardı edilmemelidir.
Değindiği konular bakımından, görsellik bakımından ve müzikleri bakımından oldukça iyi hatta görüntüler o kadar iyi ki daha önce böylesine hiç bir Türk filminde rastlamadım desem yeridir. Ancak bu konular o kadar durağan işlenmiş ve o kadar insanı içine çekemiyor ki "normal bi filmden 15 dakika fazla çektik sadece diyen" Yılmaz Erdoğan'ın o 15 dakikası insana fazladan çekilmiş 1 saat gibi geliyor. Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ'un oyunculuklarıysa muhteşem.
cem yılmaz'ın "her şeyden litlle little in the middle" esprisi tadında bir film olmuş. zonguldak, mükellefiyet dönemi, verem, şiir,aşk, yoksulluk var ama kesinlikle ayyy işte bu diyebileceğim bir duygu yansıtabilme yok. hatta şiirden anlamayan hatta şiiri özümsememiş bir yaklaşım olmuş bence. hele de belçim erdoğan hiç kusura bakmasın oynadığı liseli kız rolünün hiçbir şekilde hakkını verememiş. ha mert fırat ve kıvanç tatlıtuğ için aynı şeyi söyleyem bu arada. ama bu film birilerini ağlattıysa gerçekten, muhakkak veremli ya da hasta bir aşkı, tanıdığı vardır diye düşünmeden edemiyorum. çünkü kan kusa kusa şiir yazarak ölme sahnesi izleyiciyi üzme, ağlatma adına yapılmış ucuz bir numara gibiydi kimse kusura bakmasın. bahsedildiği gibi türk sineması adına umut verici değil, türk sineması bundan çok daha iyi filmler çıkardı.
Oyunculukların gerçekten müthiş olduğu bir film. Kıvanç Tatlıtuğ'un şüpheleri ortadan kaldırarak muhteşem bir performans sergilediği ve oynadığı karakteri benimsediği bir film olmuş Fakat Belçim Bilgin'in performansı kanımca çok sırıtmış. Filmin başlangıç sahnesi özellikle muhteşem olmuş. Türk sinemasında böyle sahneleri çok ender görüyoruz malesef. İzlenilesi...
Öncelikle büyük bir prodüksiyonun altından kalkan film ekibini tebrik etmek gerek. "Kelebeğin Rüyası" beğendiğim bir film oldu. Fakat yine de içime sinmeyen bazı unsurları mevcut. Onlara da ufak ufak değineceğim yorumumda.
İlk olarak açılış sekansıyla iyi bir iz bıraktı bende film. Tek ve uzun bir planda çekilen açılış sekansı sinemamızda fazlaca görmedeğimiz bir biçimde sunulmuş. O sekansta hakikaten büyük keyif aldım.
Ardından film ana karakterlerini bize tanıtırken usulca öyküsünü örmeye başladı. Finaline dek de gerek tempo olsun, gerekse diğer sinemasal unsurlarıyla gelgitler yaşadı.
Çıkış noktasının gerçeğe dayandığı fakat çoğunluğu kurmaca olan bir yapım okuduğum kadarıyla, "Kelebeğin Rüyası". İkinci Dünya Savaşı ve bir işçi kenti Zonguldak motifinde geçiyor. Damarından ise şiir akıyor. Hepsi iyi güzel. Lakin bu dekorlar ve motifler (Zonguldak'ın
şahane kartpostal görüntüleri ile bir maden sekansı, bir de Pearl Harbor haberi... Devamı
Aşk şiirin bahanesidir,
şiir hayatın bahanesidir
Öncelikle büyük bir prodüksiyonun altından kalkan film ekibini tebrik etmek gerek. "Kelebeğin Rüyası" beğendiğim bir film oldu. Fakat yine de içime sinmeyen bazı unsurları mevcut. Onlara da ufak ufak değineceğim yorumumda.
İlk olarak açılış sekansıyla iyi bir iz bıraktı bende film. Tek ve uzun bir planda çekilen açılış sekansı sinemamızda fazlaca görmedeğimiz bir biçimde sunulmuş. O sekansta hakikaten büyük keyif aldım.
Ardından film ana karakterlerini bize tanıtırken usulca öyküsünü örmeye başladı. Finaline dek de gerek tempo olsun, gerekse diğer sinemasal unsurlarıyla gelgitler yaşadı.
Çıkış noktasının gerçeğe dayandığı fakat çoğunluğu kurmaca olan bir yapım okuduğum kadarıyla, "Kelebeğin Rüyası". İkinci Dünya Savaşı ve bir işçi kenti Zonguldak motifinde geçiyor. Damarından ise şiir akıyor. Hepsi iyi güzel. Lakin bu dekorlar ve motifler (Zonguldak'ın
şahane kartpostal görüntüleri ile bir maden sekansı, bir de Pearl Harbor haberi dışında) pek etki bırakmıyor. Yani sanki ıskalanan bir şeyler var. Evet, karakter odaklı bir öykü anlatılan. Lakin her karakter kendi zamansal şartlarından etkilenir. Bu durumu es geçmeme neden filmin yine de değindiğim sorunun çözümüne bazı katkılar sağlaması. Bir de verem hadisesi. Hastalığın yaşattığı sıkıntıların, aşk illetiyle birleşmesi noktasına indirgeyemem filmi. Haksızlık olur. Yine de o seviyenin iki tık üstünde.
(Önemli mevzularından biri şiir olunca bir de Behçet Necatigil de filmde yer alınca sinemaya da fazla odaklanamadım. Özellikle dergilere yollanan şiirlere baya takılı kaldım.)
Görüntü yönetmenliği Gökhan Tiryaki elinden çıkma. İyi bir iş çıkarmış o da. Bazen netlik sorunu vb. problemler olmuş. Ancak böyle büyük prodüksiyonlarda hoş karşılanabilir ufak tefek aksaklıklar. Bir sahneyi yeniden çekmenin maliyeti gayet yüksek olmalı.
Oyunculuklarda performansları birbirine yakın buldum. Kıvanç Tatlıtuğ'un oynadığı karakter gereği de bir adım önde olduğu belki söylenebilir.
Şu vizyon döneminde iyi bir seçenek "Kelebeğin Rüyası". İlk defa yönetmen Erdoğan'ın, senarist Erdoğan'dan önde olduğunu düşündüğüm yapım...
Filmin temeli oluşturan bu başlıkların varlığı ile nasıl bir filmle karşılaşacağımı merak ederek gittim. Genel bağlamda beğendiğimi söylemeliyim.
Bir kere içerisinde şiir'in olduğu bir hikaye,öykü, senaryo her neyse filmi oldukça çekici kılmakta ki çok fazla şiirle arası olmayan beni bile zaman zaman aldı götürdü o ana uyan mısralarıyla, dizeleriyle. Kısım kısım neşelendirdi, bazen de yumruyu oturttu boğazıma.
'Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan'
Herşey şiirsel değildir tabi, Mükellefiyet dönemi'nin varlığı kırbaç gibi vurmaktadır yaşamlara. O dönem yaşananlara kıyısından tanık olmak bu sefer beynimize saplıyor ağrıyı. Aynı zamanda bu ağrı, araştırma yapmaya itiyor insanı. Aslında 1867-1906 yılları arasında Osmanlı döneminde başlayan 53 yıllık bir mevzu/zulüm imiş Mükellefiyet. Fakat bunu... Devamı
Şiir-Mükellefiyet-Aşk-Verem
Filmin temeli oluşturan bu başlıkların varlığı ile nasıl bir filmle karşılaşacağımı merak ederek gittim. Genel bağlamda beğendiğimi söylemeliyim.
Bir kere içerisinde şiir'in olduğu bir hikaye,öykü, senaryo her neyse filmi oldukça çekici kılmakta ki çok fazla şiirle arası olmayan beni bile zaman zaman aldı götürdü o ana uyan mısralarıyla, dizeleriyle. Kısım kısım neşelendirdi, bazen de yumruyu oturttu boğazıma.
'Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan'
Herşey şiirsel değildir tabi, Mükellefiyet dönemi'nin varlığı kırbaç gibi vurmaktadır yaşamlara. O dönem yaşananlara kıyısından tanık olmak bu sefer beynimize saplıyor ağrıyı. Aynı zamanda bu ağrı, araştırma yapmaya itiyor insanı. Aslında 1867-1906 yılları arasında Osmanlı döneminde başlayan 53 yıllık bir mevzu/zulüm imiş Mükellefiyet. Fakat bunula bitmemiş ve 1940 yılında 'İkinci Mükellefiyet' dönemi başlamış, 1947 yılında sonlanmış. O dönemi anlatan bir kitapta o dönemi yaşayan bir madenci şu şekilde anlatmış: * ''... Böyle sakınmalardan uzaktık 'mükellefiyet'te işte biz. Bir hayvan, eşya kadar bile değerimiz yoktu nedense. Ayağı kırılan bir ocak katırı, yiten bir kazma bizlerin ölümünden daha çok üzerdi başımızdakileri. Çünkü ocakta çalışan katır az bulunuyordu. Kazma kürek belli sayıdaydı. Ama bize gelince karıncalar kadar çoktuk biz!'*
Bu döneme, filmde de olsa tanık olmak önemli ki daha fazla ayrıntı beklerdim filmde, belki ana konusu değildi ama insan daha fazlasını anlamak istiyor çünkü Rüştü Bey'in madeni merak eden Suzan'a dediği yaralıyor: 'Orası kızlara göre değil; daha doğrusu insana göre değil...'
Mükellefiyet'in yanında verem'in de ağırlığı altında ezilmiştir insanlar, filmde bu oldukça gerçekçi bir üslup ve oyunculukla aksettirilmiştir. Harp dönemi imkanların kısıtlılığı, verem nöbetleri, ayrımcılığa maruz kalma vs. herşey güzelce anlatılmış. Aslında şunu düşündüm; o zamanlar belki milyonlar hayatlarını kaybetmiş bu hastalıktan, tıbbın ilerleyememesinden, olanaksızlıktan,parasızlıktan vs. Şimdi ise 50 yıldan beri hastalığın tedavisi mümkün olmasına rağmen günümüzde senede dünyada 3 milyondan fazla kişi yaşamını yitirmekte ve şansımız Avrupa'da,Amerika'da Asya'da doğmak mı?
Böyle zor bir dönemde aşk filizlenmeye çalışır yine de şiirlerde. 'Aşk şiirin bahanesidir' ne de olsa. Şairlerin aşkları da aslında şiirleri gibi dokunaklı ve hüzünlü olur. Hastalığı da çekilir kılar, açlığı da sefaleti de. 'Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel'
Genel olarak genç şairlerin oyunculukları çok iyiydi, kendisini pek takip etmesem de Kıvanç Tatlıtuğ kendine hayran bıraktı, bir şair bir hasta bir aşık olarak daha ne yapabilir di ki.
Filmde belki bazı sahneler gereğinden fazla uzatılmış, bazıları da kısa tutulmuş gibiydi; sahneler ve olaylar arası geçişlerde keskinlik vardı. Yine de beni aşırı rahatsız etmedi.
Özetle; tarihimizdeki belli bir dönemi kısmende olsa mercek altına almasıyla, şairlerin mücadeleyle dolu yaşamlarını anlatmasıyla, verem'in bir coğrafya üzerindeki etkilerini tanımlamasıyla önemli bir yapım, tavsiye ederim...
@lowen
14 yıl önce
7.2 / 10
Filmi genel olarak çok beğendim.Dönemfilmi altından kalkılması pek kolay olmayan,emek isteyen bir iş,bu konuda oldukça başarılı birproje çıkmış ortaya.Az çok Zonguldak'ı bilen birisi olarak da filmi izlerken,eski Zonguldak'ı izlerken ayrı bir keyif aldım.Oyunculuk açısından da Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat en süksesiz tabirle rollerinin hakkını vermişler.
@cemal_erdem
14 yıl önce
7 / 10
Yılmaz Erdoğan, son filmi Kelebeğin Rüyası’nda önemli bir prodüksiyonun altından kalkıyor. Sinemamızda örneklerine sıkça rastlamadığımız dönem filmlerine yeni bir halka ekliyor. İkinci Dünya Savaşı fonunda, odağına dönemin Zonguldak’da yaşayan şairleri Rüştü Onur ile Muzaffer Tayip Uslu’yu alarak.
Filmin ana karakterleri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu gerçek, yaşamış kişiler. Fakat film onların üzerinden kurmaca bir hikaye anlatmakta. Tarihsel bütünlükle birebir örtüşmeye gerek duymuyor. Zaten Erdoğan’ın derdi de bu değil gibi. Neticede karşımızda belgesel niteliği taşıyan bir film yok. Yine de o kurmaca doku içerisinde Kelebeğin Rüyası olabildiğince gerçekçi bir kimlik taşımaya özen gösteriyor. Gösterdiği özeni de kamerasını çevirdiği Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu, Behçet Necatigil gibi şiir yaşamlarının ön plana çıktığı yaşamış karakterlerle destekliyor.
Filmin merceğindeki kişilerin şair olması Kelebeğin Rüyası’nı şi ... Devamı
Yılmaz Erdoğan, son filmi Kelebeğin Rüyası’nda önemli bir prodüksiyonun altından kalkıyor. Sinemamızda örneklerine sıkça rastlamadığımız dönem filmlerine yeni bir halka ekliyor. İkinci Dünya Savaşı fonunda, odağına dönemin Zonguldak’da yaşayan şairleri Rüştü Onur ile Muzaffer Tayip Uslu’yu alarak.
Filmin ana karakterleri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu gerçek, yaşamış kişiler. Fakat film onların üzerinden kurmaca bir hikaye anlatmakta. Tarihsel bütünlükle birebir örtüşmeye gerek duymuyor. Zaten Erdoğan’ın derdi de bu değil gibi. Neticede karşımızda belgesel niteliği taşıyan bir film yok. Yine de o kurmaca doku içerisinde Kelebeğin Rüyası olabildiğince gerçekçi bir kimlik taşımaya özen gösteriyor. Gösterdiği özeni de kamerasını çevirdiği Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu, Behçet Necatigil gibi şiir yaşamlarının ön plana çıktığı yaşamış karakterlerle destekliyor.
Filmin merceğindeki kişilerin şair olması Kelebeğin Rüyası’nı şiirle ilişkisi bakımından da irdelemeyi gerekli kılıyor. Muzaffer Tayip Uslu ve yakın dostu Rüştü Onur için şiir bir çıkış yolu. Zonguldak?ın kömür karasına bulanan kaderinden kurtulma umudu. Aynı zamanda da hayatın kendisi. Öyle ki; "aşk şiirin bahenisidir." repliği ile şiiri aşkın bile üstünde tuttuklarını belirtiyorlar. Varlık dergisine yolladıkları şiirlerin yayınlanıp yayınlanmadığına dair heyecanlarını barındıran sahne de işlevsel bakımdan önemli. Behçet Necatigil ise hem şiir adına hem de hayat adına hocalık yapıyor M. Tayip Uslu ve Rüştü Onur’a. Filmin şiirle içli dışlı olan tüm havasına, iyi kurulan atmosferine rağmen şiirsel bir işleyiş gösterdiğini söylemek güç. Yine de dramatik çatışmaya belirgin katkısı var şiirin. Şiir çabası, hayat mücadelesinin güçlüğü, üstüne üstlük bir de veremle savaşma kaygısı birleşince durum gittikçe imkansızlaşıyor.
Kelebeğin Rüyası kanımca en büyük problemini dramatik çatışma kurulumunda yaşıyor. Evet, şiir iyi katkı sağlıyor bahsi geçen alanda. Fakat ana dramatik çatışma unsuru gelgitler yaşıyor. Karakterlerimizin dönemin şartlarında yaşadıkları zorluklar mu? Hayat mücadelesi mi? Şiir sevdaları mı? Veremle dertleri mi? Yoksa aşkları mı? Hepsinin, hatta Muzaffer Tayip Uslu, Rüştü Onur arasındaki dostluğun da direk çatışma unsuru yaratabileceği düşünülebilir. Tam manasıyla örgüsel bir zayıflık yaratan da bu zaten. Birkaç çatışma unsurunun belirsizlik yaratması bir çatı etrafında toplanamaması.
Kelebeğin Rüyası dönemsel bakış açısı olarak da tam anlamıyla bekleneni veremiyor. Belki de karakter odaklı öyküsünden veya dramatik çatışma unsurlarının anlatımı boşluğa yönlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Ne olursa olsun İkinci Dünya Savaşı fonunun bir Pearl Harbor haberiyle atlanması, madenci yaşamlarının birkaç sekansla geçiştirilmesi, dönemsel eleştirinin bir balo sekansından ibaret olması filmin daha iyi hale gelebilmesini engelliyor.
Neticede Kelebeğin Rüyası prodüksiyonuyla, oyunculuklarıyla seviyesi yüksek bir yapım. Sinemamızda pek görmediğimiz uzun bir plan sekans açılış sahnesine sahip. Behçet Necatigil’i perdede izlemek de büyük keyif. Yönetmen Yılmaz Erdoğan’ın, senarist Yılmaz Erdoğan’ı geçtiği film olarak da tanımlayabiliriz. Tanımlamamızın sinemasal olumluluğu ise tartışabilir. Filmin eksikleri de bu tartışmanın çerçevesi içerisinde daha iyi algılanabilir.
@shutterbugiconi
13 yıl önce
@esmeralda
14 yıl önce
haklısın bu filmle ilgili tartışılacak cok sey var, tespitlerin bu anlamda çok iyi.
@zett
14 yıl önce
Biraz holivudvari bir hava vardı. Ama onca şiirle o kadar kısa sürede buluşmak
pek güzeldi.
Yılların çarmıhında vücudumu günler,
Taşa tuttu.
Çivilenip kaldı ufkumda,
Mevsimler var, yağmur bulutu.
Kapalı kaynar tencerem bilinmez,
Et mi pişer, dert mi pişer.
Behçet Necatigil
@havlayankuzu
14 yıl önce
8 / 10
Oyunculuk özellikle de MErt Fırat’ın oyunculuğu harika. Gerçekten o adam,bizim sinemamız için bir nimettir, Hakkını verirler umarım. Belçim Bilgin’in ruh hastası tipini saymazsam onun bile çok sırıtmadığını söyleyebilirim. Metnin ana öğelerine fazla bulaştırılmamış olması büyük bir artı. O kadın da bizim sinemamız için çok büyük bir yüktür,umarım çabuk kurtuluruz.
Filmde işlenen konu,biraz dağınık ilerliyor. Çok fazla olay örgüsü var ama bu örgülerin çoğu nihayete ermiyor, biz sadece iki şairin ve akıl hocalarının ... Devamı
Oyunculuk özellikle de MErt Fırat’ın oyunculuğu harika. Gerçekten o adam,bizim sinemamız için bir nimettir, Hakkını verirler umarım. Belçim Bilgin’in ruh hastası tipini saymazsam onun bile çok sırıtmadığını söyleyebilirim. Metnin ana öğelerine fazla bulaştırılmamış olması büyük bir artı. O kadın da bizim sinemamız için çok büyük bir yüktür,umarım çabuk kurtuluruz.
Filmde işlenen konu,biraz dağınık ilerliyor. Çok fazla olay örgüsü var ama bu örgülerin çoğu nihayete ermiyor, biz sadece iki şairin ve akıl hocalarının yaşadıkları yer yer duygusal yer yer de komik dramın içine girip çıkıyoruz. 138 dakikayı pek de maharetli kullanmamışlar. Yılmaz Erdoğan’ın yapay senaristliği sanırım burda da bir zaafiyet yaratmış.
Açıkçası bu kadar kaynak ve imkan keşke Yılmaz Erdoğan ve Belçim Bilgin ikilisinden başka bir yöne gidebilseymiş. Öyle olsa eminim çok daha kaliteli bir film izlerdik.
Ama bu haliyle de,kalbürüstü bir film ve edebiyat tarihimiz için kaliteli bir çalışma.
@acemasiran
14 yıl önce
yine de oyuncuların yetenekleri ve karakterlerin naifliği de göz ardı edilmemelidir.
@pudra
14 yıl önce
@derizkimalbu
14 yıl önce
5.6 / 10
@gargaramel
14 yıl önce
7.5 / 10
@cemal_erdem
14 yıl önce
7 / 10
şiir hayatın bahanesidir
Öncelikle büyük bir prodüksiyonun altından kalkan film ekibini tebrik etmek gerek. "Kelebeğin Rüyası" beğendiğim bir film oldu. Fakat yine de içime sinmeyen bazı unsurları mevcut. Onlara da ufak ufak değineceğim yorumumda.
İlk olarak açılış sekansıyla iyi bir iz bıraktı bende film. Tek ve uzun bir planda çekilen açılış sekansı sinemamızda fazlaca görmedeğimiz bir biçimde sunulmuş. O sekansta hakikaten büyük keyif aldım.
Ardından film ana karakterlerini bize tanıtırken usulca öyküsünü örmeye başladı. Finaline dek de gerek tempo olsun, gerekse diğer sinemasal unsurlarıyla gelgitler yaşadı.
Çıkış noktasının gerçeğe dayandığı fakat çoğunluğu kurmaca olan bir yapım okuduğum kadarıyla, "Kelebeğin Rüyası". İkinci Dünya Savaşı ve bir işçi kenti Zonguldak motifinde geçiyor. Damarından ise şiir akıyor. Hepsi iyi güzel. Lakin bu dekorlar ve motifler (Zonguldak'ın
şahane kartpostal görüntüleri ile bir maden sekansı, bir de Pearl Harbor haberi ... Devamı
şiir hayatın bahanesidir
Öncelikle büyük bir prodüksiyonun altından kalkan film ekibini tebrik etmek gerek. "Kelebeğin Rüyası" beğendiğim bir film oldu. Fakat yine de içime sinmeyen bazı unsurları mevcut. Onlara da ufak ufak değineceğim yorumumda.
İlk olarak açılış sekansıyla iyi bir iz bıraktı bende film. Tek ve uzun bir planda çekilen açılış sekansı sinemamızda fazlaca görmedeğimiz bir biçimde sunulmuş. O sekansta hakikaten büyük keyif aldım.
Ardından film ana karakterlerini bize tanıtırken usulca öyküsünü örmeye başladı. Finaline dek de gerek tempo olsun, gerekse diğer sinemasal unsurlarıyla gelgitler yaşadı.
Çıkış noktasının gerçeğe dayandığı fakat çoğunluğu kurmaca olan bir yapım okuduğum kadarıyla, "Kelebeğin Rüyası". İkinci Dünya Savaşı ve bir işçi kenti Zonguldak motifinde geçiyor. Damarından ise şiir akıyor. Hepsi iyi güzel. Lakin bu dekorlar ve motifler (Zonguldak'ın
şahane kartpostal görüntüleri ile bir maden sekansı, bir de Pearl Harbor haberi dışında) pek etki bırakmıyor. Yani sanki ıskalanan bir şeyler var. Evet, karakter odaklı bir öykü anlatılan. Lakin her karakter kendi zamansal şartlarından etkilenir. Bu durumu es geçmeme neden filmin yine de değindiğim sorunun çözümüne bazı katkılar sağlaması. Bir de verem hadisesi. Hastalığın yaşattığı sıkıntıların, aşk illetiyle birleşmesi noktasına indirgeyemem filmi. Haksızlık olur. Yine de o seviyenin iki tık üstünde.
(Önemli mevzularından biri şiir olunca bir de Behçet Necatigil de filmde yer alınca sinemaya da fazla odaklanamadım. Özellikle dergilere yollanan şiirlere baya takılı kaldım.)
Görüntü yönetmenliği Gökhan Tiryaki elinden çıkma. İyi bir iş çıkarmış o da. Bazen netlik sorunu vb. problemler olmuş. Ancak böyle büyük prodüksiyonlarda hoş karşılanabilir ufak tefek aksaklıklar. Bir sahneyi yeniden çekmenin maliyeti gayet yüksek olmalı.
Oyunculuklarda performansları birbirine yakın buldum. Kıvanç Tatlıtuğ'un oynadığı karakter gereği de bir adım önde olduğu belki söylenebilir.
Şu vizyon döneminde iyi bir seçenek "Kelebeğin Rüyası". İlk defa yönetmen Erdoğan'ın, senarist Erdoğan'dan önde olduğunu düşündüğüm yapım...
@requiem_1
14 yıl önce
7 / 10
Filmin temeli oluşturan bu başlıkların varlığı ile nasıl bir filmle karşılaşacağımı merak ederek gittim. Genel bağlamda beğendiğimi söylemeliyim.
Bir kere içerisinde şiir'in olduğu bir hikaye,öykü, senaryo her neyse filmi oldukça çekici kılmakta ki çok fazla şiirle arası olmayan beni bile zaman zaman aldı götürdü o ana uyan mısralarıyla, dizeleriyle. Kısım kısım neşelendirdi, bazen de yumruyu oturttu boğazıma.
'Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan'
Herşey şiirsel değildir tabi, Mükellefiyet dönemi'nin varlığı kırbaç gibi vurmaktadır yaşamlara. O dönem yaşananlara kıyısından tanık olmak bu sefer beynimize saplıyor ağrıyı. Aynı zamanda bu ağrı, araştırma yapmaya itiyor insanı. Aslında 1867-1906 yılları arasında Osmanlı döneminde başlayan 53 yıllık bir mevzu/zulüm imiş Mükellefiyet. Fakat bunu ... Devamı
Filmin temeli oluşturan bu başlıkların varlığı ile nasıl bir filmle karşılaşacağımı merak ederek gittim. Genel bağlamda beğendiğimi söylemeliyim.
Bir kere içerisinde şiir'in olduğu bir hikaye,öykü, senaryo her neyse filmi oldukça çekici kılmakta ki çok fazla şiirle arası olmayan beni bile zaman zaman aldı götürdü o ana uyan mısralarıyla, dizeleriyle. Kısım kısım neşelendirdi, bazen de yumruyu oturttu boğazıma.
'Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan'
Herşey şiirsel değildir tabi, Mükellefiyet dönemi'nin varlığı kırbaç gibi vurmaktadır yaşamlara. O dönem yaşananlara kıyısından tanık olmak bu sefer beynimize saplıyor ağrıyı. Aynı zamanda bu ağrı, araştırma yapmaya itiyor insanı. Aslında 1867-1906 yılları arasında Osmanlı döneminde başlayan 53 yıllık bir mevzu/zulüm imiş Mükellefiyet. Fakat bunula bitmemiş ve 1940 yılında 'İkinci Mükellefiyet' dönemi başlamış, 1947 yılında sonlanmış. O dönemi anlatan bir kitapta o dönemi yaşayan bir madenci şu şekilde anlatmış: * ''... Böyle sakınmalardan uzaktık 'mükellefiyet'te işte biz. Bir hayvan, eşya kadar bile değerimiz yoktu nedense. Ayağı kırılan bir ocak katırı, yiten bir kazma bizlerin ölümünden daha çok üzerdi başımızdakileri. Çünkü ocakta çalışan katır az bulunuyordu. Kazma kürek belli sayıdaydı. Ama bize gelince karıncalar kadar çoktuk biz!'*
Bu döneme, filmde de olsa tanık olmak önemli ki daha fazla ayrıntı beklerdim filmde, belki ana konusu değildi ama insan daha fazlasını anlamak istiyor çünkü Rüştü Bey'in madeni merak eden Suzan'a dediği yaralıyor: 'Orası kızlara göre değil; daha doğrusu insana göre değil...'
Mükellefiyet'in yanında verem'in de ağırlığı altında ezilmiştir insanlar, filmde bu oldukça gerçekçi bir üslup ve oyunculukla aksettirilmiştir. Harp dönemi imkanların kısıtlılığı, verem nöbetleri, ayrımcılığa maruz kalma vs. herşey güzelce anlatılmış. Aslında şunu düşündüm; o zamanlar belki milyonlar hayatlarını kaybetmiş bu hastalıktan, tıbbın ilerleyememesinden, olanaksızlıktan,parasızlıktan vs. Şimdi ise 50 yıldan beri hastalığın tedavisi mümkün olmasına rağmen günümüzde senede dünyada 3 milyondan fazla kişi yaşamını yitirmekte ve şansımız Avrupa'da,Amerika'da Asya'da doğmak mı?
Böyle zor bir dönemde aşk filizlenmeye çalışır yine de şiirlerde. 'Aşk şiirin bahanesidir' ne de olsa. Şairlerin aşkları da aslında şiirleri gibi dokunaklı ve hüzünlü olur. Hastalığı da çekilir kılar, açlığı da sefaleti de. 'Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel'
Genel olarak genç şairlerin oyunculukları çok iyiydi, kendisini pek takip etmesem de Kıvanç Tatlıtuğ kendine hayran bıraktı, bir şair bir hasta bir aşık olarak daha ne yapabilir di ki.
Filmde belki bazı sahneler gereğinden fazla uzatılmış, bazıları da kısa tutulmuş gibiydi; sahneler ve olaylar arası geçişlerde keskinlik vardı. Yine de beni aşırı rahatsız etmedi.
Özetle; tarihimizdeki belli bir dönemi kısmende olsa mercek altına almasıyla, şairlerin mücadeleyle dolu yaşamlarını anlatmasıyla, verem'in bir coğrafya üzerindeki etkilerini tanımlamasıyla önemli bir yapım, tavsiye ederim...
*http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=1880&Itemid=62