İki kez bitirdiğim ve hâlâ “yeniden başlayabilirim” diyebildiğim nadir dizilerdendir Breaking Bad. Bunda en belirleyici etken ise, Vince Gilligan’ın “kahramanı adım adım anti-kahramana dönüştürme” fikrini matematiksel bir disiplinle yürütmesi. Klasik TV’nin durağan karakter mantığını tersyüz eden bu yaklaşım, Walt’ın etik erozyonunu her sezon küçük dozlarla artırarak izleyicide hem hayranlık hem tiksinti uyandıran o zor dengeyi kuruyor. Gilligan’ın ünlü “Mr. Chips’ten Scarface’e” hedefi burada sadece bir slogan değil, anlatının taşıyıcı kirişi.
Oyunculuk cephesinde zirve performanslar var. Bryan Cranston’ın mimik ve sessizliklerle kurduğu baskı, Aaron Paul’ün kırılgan öfkesi ve Anna Gunn’ın zor bir karaktere verdiği katmanlar… Hatta bu üçlünün ödül tablosu bile başlı başına bir özet: dizi toplam 16 Emmy kazanırken Cranston dört, Paul üç, Gunn iki kez heykelcik aldı; final döneminde ardı ardına “En İyi Drama” zaferleri geldi. Bu sadece popülerlik değil, dramatik mimarinin oyunculukla... Devamı
İki kez bitirdiğim ve hâlâ “yeniden başlayabilirim” diyebildiğim nadir dizilerdendir Breaking Bad. Bunda en belirleyici etken ise, Vince Gilligan’ın “kahramanı adım adım anti-kahramana dönüştürme” fikrini matematiksel bir disiplinle yürütmesi. Klasik TV’nin durağan karakter mantığını tersyüz eden bu yaklaşım, Walt’ın etik erozyonunu her sezon küçük dozlarla artırarak izleyicide hem hayranlık hem tiksinti uyandıran o zor dengeyi kuruyor. Gilligan’ın ünlü “Mr. Chips’ten Scarface’e” hedefi burada sadece bir slogan değil, anlatının taşıyıcı kirişi.
Oyunculuk cephesinde zirve performanslar var. Bryan Cranston’ın mimik ve sessizliklerle kurduğu baskı, Aaron Paul’ün kırılgan öfkesi ve Anna Gunn’ın zor bir karaktere verdiği katmanlar… Hatta bu üçlünün ödül tablosu bile başlı başına bir özet: dizi toplam 16 Emmy kazanırken Cranston dört, Paul üç, Gunn iki kez heykelcik aldı; final döneminde ardı ardına “En İyi Drama” zaferleri geldi. Bu sadece popülerlik değil, dramatik mimarinin oyunculukla nasıl birleştiğinin tescili.
Dizinin “sinema duygusu” dediğimiz tarafını da hakkıyla konuşmak lazım. Michael Slovis’in ikinci sezondan itibaren belirginleşen görsel dili çöllerin kavruk sarıları, floresan ışığın o iç gıcıklayan yeşili, geniş açıların yalnızlık hissi temayla birebir çalışıyor. Suç anlatısında vicdan ve paranoyanın soyut, neredeyse tiyatral bir cisme dönüştüğüne tanık oluyoruz.
Albuquerque seçimi de sadece fon değil, anlam. Yapımın New Mexico’ya kaydırılması prodüksiyon gerçekliğinden (teşvikler) doğsa da şehrin coğrafyası, ışığı ve mimarisi hikâyenin dokusuna işlemiş. Yani mekân, dağıtım ve estetik tercihlerin hepsi bu fenomene hizmet etmiş.
Peki miras? Eleştirmen konsensüsü uzun süredir net: çağın en iyi üç dizisinden biri. Rolling Stone’un “Tüm Zamanların En İyileri” listesinde ilk üçte; Rotten Tomatoes’un 25. yıl seçkilerinde hem eleştirmen hem izleyici anketlerinde tepeye yakın. Uzun lafın kısası, Breaking Bad bugün hâlâ “nasıl anlatmalı?” sorusuna verilen ders niteliğinde bir cevap.
İkinci izleyişimde farkındalığım daha da büyüdü çünkü ilk turda gerilimle kaçırdığın mikro jestler, renk ipuçları, müziğin nabız aralıkları bu kez izleyicinin yüzüne çarpıyor. Dave Porter’ın ölçülü, yer yer deneysel dokunuşları sahneleri uzatmıyor; tıpkı kimya deneyindeki son damla gibi, sadece reaksiyonu tamamlıyor. Finalde ne olduğuna girmeden: Bu kadar tutarlı bir etik yıkım öyküsünü bu kadar kontrollü bir estetikle birleştiren başka örnek az.
Walter'ı nasıl seviyorsunuz anlamıyorum. Normalde izleyeceğim türden bir dizi de değil. Henüz yeni başladım sayılır izlemeye ve son sezondayım. Ben bu kadar manipülatif bir herif daha görmedim. Etrafındakileri (eşi ve Jesse) kölesi olarak görüyor adeta! İmparator olmak istiyormuş! Narsist herif! Aşırı sevmiyorum bu karakteri. Çocuklarını güvence altına da alacak fırsatları vardı ama yok Tanrı sendromu yüzünden bırakamıyor işini. Oto Yıkama işi de kurdun, paranı da aklayacaksın. Eşin de kafayı yedi artık bırak be adam!! Eğer kötü adam sevilecekse dizide Gus Fring en sevdiğim adam oldu. Zira bu nasıl poker face hallerdir. Profesyonellik desen var, zeka desen var... Asla duygularına kurban gitmiyor, azimli ve iradeli biri. Onu da harcadılar sonra Walter beyin göt korkusuna. Neyse... Jane çok güzel kızdı bu arada...
Spin-off 'u olan dizinin daha iyi olduğunu düşünsem de tabi ki bu dizi bir efsanedir. Karakter dönüşümlerinde Walter'ı tek başına ele almak bence yanlıştır. Onunla beraber çevresindekiler de değişmiştir. Örneğin Skyler'ın da en baştaki insan olduğunu söyleyemeyiz.
Karakterimiz Walter White'ın bir karavanda başlayan macerasının kendi laboratuvar işletmesine dahi dayanan ve sonunda ise bir laboratuvarda ölmesi ile son bulan kült diyebileceğimiz bir dizi, karakter gelişimi bu kadar güzel yapılabilirdi izlediğim en iyi dizilerden diyebilirim.
@kerimozer
9 ay önce
@alkanistan
11 ay önce
9.5 / 10
Oyunculuk cephesinde zirve performanslar var. Bryan Cranston’ın mimik ve sessizliklerle kurduğu baskı, Aaron Paul’ün kırılgan öfkesi ve Anna Gunn’ın zor bir karaktere verdiği katmanlar… Hatta bu üçlünün ödül tablosu bile başlı başına bir özet: dizi toplam 16 Emmy kazanırken Cranston dört, Paul üç, Gunn iki kez heykelcik aldı; final döneminde ardı ardına “En İyi Drama” zaferleri geldi. Bu sadece popülerlik değil, dramatik mimarinin oyunculukla ... Devamı
Oyunculuk cephesinde zirve performanslar var. Bryan Cranston’ın mimik ve sessizliklerle kurduğu baskı, Aaron Paul’ün kırılgan öfkesi ve Anna Gunn’ın zor bir karaktere verdiği katmanlar… Hatta bu üçlünün ödül tablosu bile başlı başına bir özet: dizi toplam 16 Emmy kazanırken Cranston dört, Paul üç, Gunn iki kez heykelcik aldı; final döneminde ardı ardına “En İyi Drama” zaferleri geldi. Bu sadece popülerlik değil, dramatik mimarinin oyunculukla nasıl birleştiğinin tescili.
Dizinin “sinema duygusu” dediğimiz tarafını da hakkıyla konuşmak lazım. Michael Slovis’in ikinci sezondan itibaren belirginleşen görsel dili çöllerin kavruk sarıları, floresan ışığın o iç gıcıklayan yeşili, geniş açıların yalnızlık hissi temayla birebir çalışıyor. Suç anlatısında vicdan ve paranoyanın soyut, neredeyse tiyatral bir cisme dönüştüğüne tanık oluyoruz.
Albuquerque seçimi de sadece fon değil, anlam. Yapımın New Mexico’ya kaydırılması prodüksiyon gerçekliğinden (teşvikler) doğsa da şehrin coğrafyası, ışığı ve mimarisi hikâyenin dokusuna işlemiş. Yani mekân, dağıtım ve estetik tercihlerin hepsi bu fenomene hizmet etmiş.
Peki miras? Eleştirmen konsensüsü uzun süredir net: çağın en iyi üç dizisinden biri. Rolling Stone’un “Tüm Zamanların En İyileri” listesinde ilk üçte; Rotten Tomatoes’un 25. yıl seçkilerinde hem eleştirmen hem izleyici anketlerinde tepeye yakın. Uzun lafın kısası, Breaking Bad bugün hâlâ “nasıl anlatmalı?” sorusuna verilen ders niteliğinde bir cevap.
İkinci izleyişimde farkındalığım daha da büyüdü çünkü ilk turda gerilimle kaçırdığın mikro jestler, renk ipuçları, müziğin nabız aralıkları bu kez izleyicinin yüzüne çarpıyor. Dave Porter’ın ölçülü, yer yer deneysel dokunuşları sahneleri uzatmıyor; tıpkı kimya deneyindeki son damla gibi, sadece reaksiyonu tamamlıyor. Finalde ne olduğuna girmeden: Bu kadar tutarlı bir etik yıkım öyküsünü bu kadar kontrollü bir estetikle birleştiren başka örnek az.
@queenlightx
2 yıl önce
@hilalozenc
2 yıl önce
@yokitosama
2 yıl önce
8.5 / 10
@tubiksi
3 yıl önce
@walterwhite
3 yıl önce
10 / 10
@eski_takvim
4 yıl önce
9.3 / 10
@betelgeuze
4 yıl önce
@jonsnow1907
3 yıl önce
@mervenur94
5 yıl önce
10 / 10