Son on gündür,kahvaltılarımı küçük bir simit sarayında yapıyorum. Evvelde,kahvaltı yapmazdım ben. Yeni başladım. Güzel bir şeymiş. Her sabah,bir zeytinli bir de kaşarlı simit, yanında da bir kutu büyük ayran içiyorum. Bazen, fırsat olursa; bir duble de supangle yuvarlıyorum.Sağlıklı değil ama yapıyorum.
Bu rutin devam ederken, içimi burkan bir dizi olaya tanıklık ettim. Her sabah,gayet güzel ve şık giyimli gençler, gelip; tanesi 40 kuruştan satılan sade poğaçalar için pazarlık ediyorlar. Tanesi 1 liraya satılan dolgulu simitleri almadan önce iki kere düşünüyorlar, borç harç arıyorlar. Bütün bunlar da, İzmit gibi alım gücü son derece yüksek, tuzu kuru bir şehirde yaşanıyor.
Gencecik insanlar,simit almadan önce üç kere düşünmek zorunda kalıyorlar. Belli ki, paraları yok. Fakirler. Ama belli etmiyorlar. Giyimleri,kuşamları gayet hoş ve şık. Her birinde, yüksek meblağlara satılan cep telefonlarından var.Sade,zarif makyajlarla süslenmişler, kendilerini göstermeyi biliyorlar.
İnsanların gerçek alım güçleri bence, simit alırken ortaya çıkar. İnsan, en azından simit alırken kafası rahat olmalı. En azından, son çare; karnını simitle doyurmalı. Ama olmuyor,anlaşılan. Bir peri masalında, reklamlarla çevrili sanal bir dünyada yaşıyorlar. Göstergeler evreninde, rolleri neyse ona devam edecekler. Bir de,simit alabilseler.