Ambush filmine yorum yazdı:
Reklam serisinin keyifli versiyonlarından biri. Sürücümüzün bu seferki müşterisi bir elmas taşıyıcısı. Eh, taşıyıcının halinden başka bir taşıyıcı anlar hesabı sürücümüz elinden gelen yardımı esirgemiyor.
Siyasetçilerde, bebek bezleri gibi düzenli olarak aynı nedenden ötürü değiştirilmelidir. (Robbin Williams)
En büyük krallar bile, en büyük savaşlarını, savaş meydanlarında değil, zihinlerinde vermiştir!
Oyun yorumlarım için;
https://steamcommunity.com/profiles/76561198061657440/
Ambush filmine yorum yazdı:
Reklam serisinin keyifli versiyonlarından biri. Sürücümüzün bu seferki müşterisi bir elmas taşıyıcısı. Eh, taşıyıcının halinden başka bir taşıyıcı anlar hesabı sürücümüz elinden gelen yardımı esirgemiyor.
Chosen filmine yorum yazdı:
BMW reklam serisi devam ediyor :)
Asyalı bir çocuğun güvenli taşınması görevini almış olan sürücümüzün tabiki yine buradaki sır perdesini çözerek olaya el atmasını izliyoruz. Kısa süreye sığdırılmış bol aksiyonuyla keyifli bir reklam.
James Dean filmine yorum yazdı:
Bir biyografi filminden çok James Dean'ın hayatından kesit kıvamında bir film. James'ın oyuncu olmakla ilgili hırsını ve takıntısını, ailesiyle ilgili problemlerini ve ölümüne giden kısmı başarılı bir şekilde işlemiş. James Franco rolüne gayet başarılı bürünmüş. Özellikle çok yetenekli ama yer yer bencil, huysuz birinin mimiklerini oldukça güzel yansıtmış.
Filmde, TV kariyeri çok yüzeysel geçiliyor, çocukluk ve oyunculuk eğitimi döneminin ayrıntılarına, yarış arabalarına olan tutkusuna da bir o kadar az değiniliyor. Buna karşılık, tarihçiler arasında hâlâ tartışmalı olan Pier Angeli ilişkisi ve biseksüelliğine dair iddialar daha belirgin bir yer tutuyor
Konudan bağımsız bir dipnot: Edward Herrmann'ı izlerken, sanki Gilmore Girls'teki evinden çıkıp sete uğramış ve iki pie yiyip geri dönecekmiş gibi hissettim. Oradaki doğal havasını burada da koruyor.
Kayıp Müfreze filmine yorum yazdı:
1918 yılının Ekim ayında, ABD'nin düzenlemiş olduğu Meuse-Argonne Taarruzunu konu almaktadır "The Lost Battalion". İlgili taburu yöneten binbaşı Charles White Whittlesey'i oynayan şahısın, gerçekteki subaya benzerliği çok iyi seçilmiş.
İşlenen hikaye önemli ölçüde gerçekten yaşandığı gibi nakledilmiş. ABD bu taarruzu Fransız birlikleriyle koordineli şekilde yürütmeyi planlamıştı. Ancak taarruz sırasında yan birliklerin ilerleyememesi ve cephede yaşanan koordinasyon sorunları nedeniyle Whittlesey'in taburu önde tek başına kaldı. Doğal olarak ilerlemiş olan ABD askerleri tek başına mücadele etmeye başlamıştır. Alman birlikleri çevrelerini sarmıştır. Su-yemek-mühimmat sıkıntıları yaşamaya başlamışlardır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi birde ABD dost topçularının yanlış koordinata ateş etmeleri üzerine dost ateşi tarafından da bombardımana uğramışlardır.
Tüm bu trajik olaylara rağmen teslim olmamış olan askerlerin hikayesi gerçekten etkiley ... Devamı1918 yılının Ekim ayında, ABD'nin düzenlemiş olduğu Meuse-Argonne Taarruzunu konu almaktadır "The Lost Battalion". İlgili taburu yöneten binbaşı Charles White Whittlesey'i oynayan şahısın, gerçekteki subaya benzerliği çok iyi seçilmiş.
İşlenen hikaye önemli ölçüde gerçekten yaşandığı gibi nakledilmiş. ABD bu taarruzu Fransız birlikleriyle koordineli şekilde yürütmeyi planlamıştı. Ancak taarruz sırasında yan birliklerin ilerleyememesi ve cephede yaşanan koordinasyon sorunları nedeniyle Whittlesey'in taburu önde tek başına kaldı. Doğal olarak ilerlemiş olan ABD askerleri tek başına mücadele etmeye başlamıştır. Alman birlikleri çevrelerini sarmıştır. Su-yemek-mühimmat sıkıntıları yaşamaya başlamışlardır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi birde ABD dost topçularının yanlış koordinata ateş etmeleri üzerine dost ateşi tarafından da bombardımana uğramışlardır.
Tüm bu trajik olaylara rağmen teslim olmamış olan askerlerin hikayesi gerçekten etkileyicidir. Fakat filmin handikabı izlerken sırıtan bazı acemilikler. Bazı sahnelerde figüranların hareketleri fazla koreografik duruyor. Kamera kayda girdikten sonra aksiyon başlamış hissi veren anlar, savaşın doğal akışını zaman zaman bozuyor. Bazı ateşleme, çarpışma veya uzaktan çekilmiş toplu taarruz sahnelerindeki figüranların önemli bir kısmında da benzer sırıtmalar ilk bakışta göze çarpıyor. Zannediyorum bu tarz filmlere kıyasla düşük bütçeli olmasından dolayı böyle olmuş olabilir. Yine de dönemine göre siper de yaşanan zorlu mücadeleler iyi yansıtılmış.
Filmin en büyük sorgusu ise "kabul edilebilir kayıp" kavramının derinliğidir. Olayın bitiminden sonra General ile yapılan konuşmada, bir zaferi kazanabilmek için asker feda etmek gerçekten kabul edilebilir bir kayıp mıdır? Film, yalnızca kuşatma altında kalan askerlerin direnişini değil, bir askerî zafer uğruna ne kadar insanın gözden çıkarılabileceği sorusunu da izleyicinin önüne bırakıyor.
Ayrıca filmi izledikten sonra araştırırsanız, madalya almış olan binbaşı Whittlesey'in gerçekten bir savaş kahramanımıyım diye kendini sorgulamaya başladığı. 1921 yılındaki bir gemi yolculuğunda aniden ortadan kaybolduğunu görebilirsiniz.
Arkadaş filmine yorum yazdı:
Film, adındaki gibi bir arkadaşlık filmi ama nasıl bir arkadaşlık. Arkadaşlık üzerine bildiğiniz kavramların tamamını unutun. Burada, çocukluk ve okul dönemini beraber geçirmiş birbirinden farklı hayatlara sahip 4 arkadaş var. Bunlar, çocukluklarını ve gençliklerinin en şekillendirici dönemini birlikte geçirmişlerdir. Fakat yolları bir noktadan sonra ayrılmış. Aradan yıllar geçip, tekrar karşı karşıya geldiklerinde farklı mafya/çete gruplarına dahil olmuşlardır. Buradayken birbirlerine bir şekilde zarar vermiş olsalar dahi arkadaşlık duygularını yitirmemiş, hala geçmişin saygısını birbirlerine duymaktadırlar.
Böylesi saplantılı arkadaşlık doğru mu? Arkadaşlık sadakati, arkadaşının yanlış olduğunu bile bile onun peşinden gitmek midir? Yoksa gerçek dostluk gerektiğinde karşı çıkabilmek midir?' sorusunu alt metinde izleyiciye bırakıyor.
Film bana pek geçmedi. Çünkü arkadaş uğruna gerçekten bu kadar şeyden vazgeçilebilir mi? En karanlı ... DevamıFilm, adındaki gibi bir arkadaşlık filmi ama nasıl bir arkadaşlık. Arkadaşlık üzerine bildiğiniz kavramların tamamını unutun. Burada, çocukluk ve okul dönemini beraber geçirmiş birbirinden farklı hayatlara sahip 4 arkadaş var. Bunlar, çocukluklarını ve gençliklerinin en şekillendirici dönemini birlikte geçirmişlerdir. Fakat yolları bir noktadan sonra ayrılmış. Aradan yıllar geçip, tekrar karşı karşıya geldiklerinde farklı mafya/çete gruplarına dahil olmuşlardır. Buradayken birbirlerine bir şekilde zarar vermiş olsalar dahi arkadaşlık duygularını yitirmemiş, hala geçmişin saygısını birbirlerine duymaktadırlar.
Böylesi saplantılı arkadaşlık doğru mu? Arkadaşlık sadakati, arkadaşının yanlış olduğunu bile bile onun peşinden gitmek midir? Yoksa gerçek dostluk gerektiğinde karşı çıkabilmek midir?' sorusunu alt metinde izleyiciye bırakıyor.
Film bana pek geçmedi. Çünkü arkadaş uğruna gerçekten bu kadar şeyden vazgeçilebilir mi? En karanlık yolda yürüyenler için bile pek tercih edilebilir olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar film, Kore'nin 70-80'ler Busan'ındaki erkek arkadaşlık kavramından esinlenilmiş olsa da, arkadaşlığın romantize edilmiş bir versiyonunu izliyorum kafasıyla belki izlenebilir.
61* filmine yorum yazdı:
Daha çok meraklılarına hitap edecek bir film. Sporcu biyografilerini ya da bazı spor dallarındaki önemli anları seven biriyseniz sizi çekebilir. Beysbolda bir sezonda 60 atış rekorunu yıllar sonra kırmayı başaran Roger Maris'in, rekoru kırdığı sezondaki hikayesi anlatılmaktadır. Film Roger odaklı bir biyografi filmi olmayıp daha çok, o dönemin yıldız çocuğu olmuş olan Mickey Mantle'nin gölgesinden sıyrılma sürecini de işlemektedir.
Filmdeki alt metinlerde, ne kadar iyi oyuncu olursanız olun nereli olduğunuz ya da oyunla hiç alakası olmayan bambaşka bir sebepten ötürü sevilemeyeceğiniz, bunun psikolojik etkileri, sporcu olmanın özellikle yıldız bir oyuncu olmanın fiziksel ve zihinsel olarak insanı ne kadar zorladığının da işlendiği görülmekte. Barry Pepper'in oyunculuğu filme çok yakışmış.
Teach You a Lesson dizisine yorum yazdı:
Yetişkinler çocuklardan korkmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Başkan Choi Kang
Okuyan çocukları olan kimselerin yüreğine işleyebilecek, bazılarının ders alması gereken nitelikte bir dizi. Öyle basit bir "zorbalara ders verilmesi" temalı bir dizi değil. Zorbalık konusunun gerçekten enine boyuna ele alındığı bir dizi. Okulda zorbalık dediğimizde aklımıza, görece güçlü veya küstahlık seviyesinde umursamaz birinin, çekingen veya içine kapanık başka bir öğrenciye karşı psikolojik veya fiziksel şiddet uygulaması birçok hakkını ihlal etmesi aklımıza gelir. Fakat zorbalık bazen, öğretmenden öğrenciye, ebeveynlerden başka öğrencilere veya kendi çocuğuna şeklinde de olabilir. Bu dizi bu bağlamda farklı zorbalıkları ele alarak güzel bir iş çıkarmış.
Ayrıca, zorbalıkları gençlerin sürüklenebileceği suçlar üzerinden de ele almış olması hikayeyi epeyi zenginleştiriyor. Uyuşturucu, kumar bağımlılıkları, hırsızlık, sonucunu düşünmeden fiziksel zarar, zihinsel zarar gibi geniş bi ... DevamıYetişkinler çocuklardan korkmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Başkan Choi Kang
Okuyan çocukları olan kimselerin yüreğine işleyebilecek, bazılarının ders alması gereken nitelikte bir dizi. Öyle basit bir "zorbalara ders verilmesi" temalı bir dizi değil. Zorbalık konusunun gerçekten enine boyuna ele alındığı bir dizi. Okulda zorbalık dediğimizde aklımıza, görece güçlü veya küstahlık seviyesinde umursamaz birinin, çekingen veya içine kapanık başka bir öğrenciye karşı psikolojik veya fiziksel şiddet uygulaması birçok hakkını ihlal etmesi aklımıza gelir. Fakat zorbalık bazen, öğretmenden öğrenciye, ebeveynlerden başka öğrencilere veya kendi çocuğuna şeklinde de olabilir. Bu dizi bu bağlamda farklı zorbalıkları ele alarak güzel bir iş çıkarmış.
Ayrıca, zorbalıkları gençlerin sürüklenebileceği suçlar üzerinden de ele almış olması hikayeyi epeyi zenginleştiriyor. Uyuşturucu, kumar bağımlılıkları, hırsızlık, sonucunu düşünmeden fiziksel zarar, zihinsel zarar gibi geniş bir yelpazeyle konular akıyor. Dizinin bir başka artısı, en gergin sahnelerin arasına yerleştirilen absürt komedi ve kara mizah, dizinin sürekli tek tonda ilerlemesini engelliyor olması. Tüm bunları güzel bir dengede akıyor olması diziyi epeyi zenginleştiriyor.
İşin bir başka trajik noktası ise zorbalara karşı çıkmak amacıyla kurulmuş olan kurumun, eğitim bakanının kızının öldürülmesiyle kurulmuş olması. Bazı konularda önlem almak için illa birilerinin canının alınması mı lazım? Evet bazı sahneler fazla hızlı kurgulanmış/sonuçlanmış gibi gelebilir. Dizide bazı yasalar esnetilmiş ya da zorbalık ve zorbalığa önlem sahneleri sertleştirilmiş gibi gelebilir ama insanlardan farkındalık yaratabilmek için belki de böyle olması gerekiyordur.
Ez cümle bir tutam da kendi yaşadıklarımızdan örnek vereyim; eğitimin günümüzde getirildiği noktaya bakın. Öğretmenler en ufak disiplin müdahalesinde bile bazı velilerin ağır tepkisiyle karşılaşabiliyor. Sanayide gittiğim bazı okullardaki öğrenciler, okulda başlarına birşey gelmeyeceğinden o kadar eminler ki aklınızı durduracak rahatlıkta tavırlar, davranışlar sergiliyorlar. Veya bir başka bakış açısı, öğrenciye verilen ödev/çalışmaların veliler tarafından yapılıp etkinliğin sanki bir veliler yarışıyor havasına dönüşmesi...
Hikaru No Go dizisine yorum yazdı:
Go hakkında hiçbirşey bilmiyorken diziye başladım. Bildiklerim, bazı uzak doğulu filmlerde bu oyunu oynayan insanların gösterildiği birkaç dakikalık sahnelerden ibarettir. Birkaç taş dizerek karşılıklı oynanan hatta "dama gibi birşeydir" diye düşündüğüm bir oyundu. Diziye, 8,2'lik puanından ötürü başladım. Temelde dizinin hikayesi şöyle; dedesinin evinde eski bir go tahtası bulan Hikaru, tahtayla oynarken bir gariplik farkeder. Bu gariplik, tahtaya hapsolmuş Fujiwara'nın ruhudur. Fujiwara eski dönemlerdeki en iyi go oyuncusu ve eğitmenlerinden biridir. Uğramış olduğu haksızlıktan sonra bu tahtaya hapsolmuştur Hikaru sayesinde yeniden biriyle etkileşime geçme fırsatı başlamıştır.
İşte hikaye bu noktadan sonra başlar. Temelde basit bir çocuk hikayesi, go oynamayan bilmeyen birinin gelişimi gibi durur ama arka planda, bir şeyin değerini hiç bilmeyen ile hayatını ona adamış olan birinin ortak yaşam kurma süreci ele alınır. Dizi ilerledikçe Hikarunun karakterinde gelişim, oynadığı oyunun ... DevamıGo hakkında hiçbirşey bilmiyorken diziye başladım. Bildiklerim, bazı uzak doğulu filmlerde bu oyunu oynayan insanların gösterildiği birkaç dakikalık sahnelerden ibarettir. Birkaç taş dizerek karşılıklı oynanan hatta "dama gibi birşeydir" diye düşündüğüm bir oyundu. Diziye, 8,2'lik puanından ötürü başladım. Temelde dizinin hikayesi şöyle; dedesinin evinde eski bir go tahtası bulan Hikaru, tahtayla oynarken bir gariplik farkeder. Bu gariplik, tahtaya hapsolmuş Fujiwara'nın ruhudur. Fujiwara eski dönemlerdeki en iyi go oyuncusu ve eğitmenlerinden biridir. Uğramış olduğu haksızlıktan sonra bu tahtaya hapsolmuştur Hikaru sayesinde yeniden biriyle etkileşime geçme fırsatı başlamıştır.
İşte hikaye bu noktadan sonra başlar. Temelde basit bir çocuk hikayesi, go oynamayan bilmeyen birinin gelişimi gibi durur ama arka planda, bir şeyin değerini hiç bilmeyen ile hayatını ona adamış olan birinin ortak yaşam kurma süreci ele alınır. Dizi ilerledikçe Hikarunun karakterinde gelişim, oynadığı oyunun değerini anlama, o dünyayı tanıma gibi unsurlar baş gösterir. İleri aşamalarda ise Fujiwara'nın ortadan kalkmasıyla elinde olanın kıymetini ancak kaybedince anlamanın etkisi işlenmeye başlar.
Başka açılarda, Go dünyasındaki bir çok unsur da işlenir. Yaşlıların oyunu, genç ve hırslıların zihinlerindeki kapışmalar vs. vs. gibi . Fakat dizide bir başka sevdiğim nokta ise mesela, forest of piano ya da initial D, başka bir örnek daha eklersem Hajime no Ippo dizilerindeki gibi, sürekli karşılarındaki rakipleri yenerek üstün başarı gösteren bir karakteri anlatmaktan ziyade bir gelişim, yenilen-yenen bir denge var karşınızda. Örnek verdiğim diziler ilk 1-2 sezonu güzel bir şekilde sararken sonra sıkıcı bir döngüye giriyordu bu dizi ise bambaşka. Belki burada etkilenmemde yıllarca satranç oynamış olmamım da etkisi olabilir.
Dizinin en güzel mesajı ise belki de şudur; Go iki kişi ile oynanır. İki denk oyuncu ile. Çok iyi bilen biri olmanızın, eğer denginiz bir rakibiniz yoksa hiçbir anlamı yoktur. Ancak bu şekilde tanrının eliyle oynanmış bir oyuna ulaşılabilir. Honinbo Kuwabara
Katil Makine filmine yorum yazdı:
Hikaye derinliği olmayan, ana karakter dışındakiler için karakter gelişimine gerek duyulmayan, sadece "böyle bir şey olsaydı nasıl çarpışırdık ama?" temalı bir film. Şöyle çay-çerez saatinde iyi gidiyor denilebilir. Çok kafamı yormayayım, biraz aksiyon biraz gerilim izleyeyim filmi.
Alan Ritchson'un yıldızı yavaş yavaş parlıyor. Dwayne Johnson gibi elbette oynayacağı birçok saçma filmin sonunda kaliteli filmlerde de yerini alacaktır. Amerikan propogandası muhabbetine gelirsek :) şunu bi aşamadık. ABD'de çekilen bir film Nijerya propogandası mı yapacaktı? özellikle böylesi basit hikaye-senaryodayken.
Güzel Bir Bahar Günü filmine yorum yazdı:
Eğer bir filmi izlerken ne kadar sıkılabilirim? sıkılmanın sınırlarını nasıl zorlayabilirim diye bir merak içerisindeyseniz sizi şöyle alalım. Bu film sizi teoriden pratiğe geçiriyor. İzlerken bu kadar sıkıldığım film sayısı nadirdir. Herkese hitap etmeyen bir film diyebilirim.
Sang woo ses alanında ihtisas yapan ve bir tez üzerinde çalışan biridir. Han Eun-su ise bölgedeki radyolardan birinde çalışan biridir. Yanlışlıkla bir araya gelirler. Neden yanlışlıkla diyorum? Karakterlerin birbirine neden bağlandığını hissedemiyorum. Buradan sonraki her şey bu bilinmezliğin ve sessizliğin içerisinde ilerliyor. Doğada takılırken sözüm ona birbirlerinden elektrik de alıyorlar. İlk gecede bir tutam ön sevişme de gerçekleşiyor. Fakat sorun bitmiyor. Ayrılıyorlar, barışıyorlar. Fakat ortada kayda değer bir gerekçe de yok.
Yönetmen tüm bunları, aşkın oluşması kadar yok olması da doğaldır konsepti içerisinde seyirciye sunmaya çalışıyor. Kore sin ... DevamıEğer bir filmi izlerken ne kadar sıkılabilirim? sıkılmanın sınırlarını nasıl zorlayabilirim diye bir merak içerisindeyseniz sizi şöyle alalım. Bu film sizi teoriden pratiğe geçiriyor. İzlerken bu kadar sıkıldığım film sayısı nadirdir. Herkese hitap etmeyen bir film diyebilirim.
Sang woo ses alanında ihtisas yapan ve bir tez üzerinde çalışan biridir. Han Eun-su ise bölgedeki radyolardan birinde çalışan biridir. Yanlışlıkla bir araya gelirler. Neden yanlışlıkla diyorum? Karakterlerin birbirine neden bağlandığını hissedemiyorum. Buradan sonraki her şey bu bilinmezliğin ve sessizliğin içerisinde ilerliyor. Doğada takılırken sözüm ona birbirlerinden elektrik de alıyorlar. İlk gecede bir tutam ön sevişme de gerçekleşiyor. Fakat sorun bitmiyor. Ayrılıyorlar, barışıyorlar. Fakat ortada kayda değer bir gerekçe de yok.
Yönetmen tüm bunları, aşkın oluşması kadar yok olması da doğaldır konsepti içerisinde seyirciye sunmaya çalışıyor. Kore sinemasının 2000li yıllarında sessizlikle birşeyler anlatmak öne çıkmış olabilir ama bu filme bu sessizlik ne kadar yakışmış bilemedim. Film boyunca Han Eun-su'nun ilişkiye yaklaşımı bana sürekli uzaklaşıp tekrar yaklaşan bir döngü gibi göründü. Bu yüzden karakterle empati kurmakta zorlandım. Filmin sonunda aklımda kalan en büyük soru ilişkinin neden bittiği değil, Sang-woo'nun neden başından sonuna kadar bu kadar tek taraflı görünen bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştığı oldu.