Dövüş Kulübü filmine yorum yazdı:
...Yaşam dediğin yürüyen bir gölge,
Bir garip oyuncu;
Bir hışım sahnede dolanıp boy gösteriyor;
Sonra haber çıkmıyor zavallıdan ...
Peşimdeki Şeytan filmine yorum yazdı:
Biraz uzun bir yazı olacak her ne kadar kısa tutmaya çalışsam da.Bir de yazdığım zaman izleyeceklerden çok izleyenler için yazdığımdan spoilerlar yazıya düzensiz dağıldı, ayıklayamadan yazacağım :)
Yönetmen David Mictchell’ in çocukluk kabuslarından esinlenerek yazıp yönettiği film Türkçe’ ye "Peşimdeki Şeytan" olarak çevrilip daha izlemeye başlamadan spoiler atışı yapsa da filmin işleyişi ve hikayesi izleyeni benzer kategorideki filmlerle yüzleşme endişesinden kurtarıyor.
Film; standart bir "teen slasher" film çağrışımı yapacak bir sekansla başlıyor. Ardındaki sekansta da "gore" filmi akıllara getirecek bir kareyle ana öyküye geçiyor. Tabi filmi izlemeden önce veya izledikten sonra film hakkındaki eleştiri, incelemeler vs.de bolca hangi filmlere veya akımlara göndermelerde bulunduğunu okuyabilirsiniz fakat bendeki ilk tepki John Carpenter diyarına bir selam gönderme isteğiydi. Film bittikten sonra müziklerin bestecisinin Rich Vreeland olduğunu öğrenmesem John Carpenter derdim gözüm ... DevamıBiraz uzun bir yazı olacak her ne kadar kısa tutmaya çalışsam da.Bir de yazdığım zaman izleyeceklerden çok izleyenler için yazdığımdan spoilerlar yazıya düzensiz dağıldı, ayıklayamadan yazacağım :)
Yönetmen David Mictchell’ in çocukluk kabuslarından esinlenerek yazıp yönettiği film Türkçe’ ye "Peşimdeki Şeytan" olarak çevrilip daha izlemeye başlamadan spoiler atışı yapsa da filmin işleyişi ve hikayesi izleyeni benzer kategorideki filmlerle yüzleşme endişesinden kurtarıyor.
Film; standart bir "teen slasher" film çağrışımı yapacak bir sekansla başlıyor. Ardındaki sekansta da "gore" filmi akıllara getirecek bir kareyle ana öyküye geçiyor. Tabi filmi izlemeden önce veya izledikten sonra film hakkındaki eleştiri, incelemeler vs.de bolca hangi filmlere veya akımlara göndermelerde bulunduğunu okuyabilirsiniz fakat bendeki ilk tepki John Carpenter diyarına bir selam gönderme isteğiydi. Film bittikten sonra müziklerin bestecisinin Rich Vreeland olduğunu öğrenmesem John Carpenter derdim gözüm kapalı olarak. ( Kapalı olsa okuyamazdım, kulakalrım kapalı olarak desem bu sefer de müzik gidecek... Neyse işte kapalı olarak derdim) Diğer aklıma gelen ise Richard Gale’ nin tüm korku klişelerini tiye aldığı "The Horribly Slow Murderer With The Extremely Inefficient Weapon" kısa filmi ki ismi bile alay dolu, bir kısa film için filmden uzun bir okuma süresine sahip olarak. Zaten filmi izledikten sonra bu kısa filme de göz atarsanız neyi kastettiğimi anlayacaksınız :)
Filmin ana hatlarından bahsetmeden direk bendeki karmakarışık izdüşümlere geçeceğim, aslında yorumdan ziyade inceleme gibi oldu başka bir ortam için hazırladığım bir yazı olduğundan dolayı da orda paylaşmaya daha çok süre olduğundan burda da paylaşmak istedim :) Filmle ilgili çok farklı görüşlerle karşılaştım. Overrated diyen de var, aldığı ödülleri hakettiğini düşünenler de. Korku filmi geleneklerini tiye aldığını söyleyen de var, alaya almaya çalıştığı filmlerin ötesine geçememiş, klişe olmaktan kurtulamamış bir yapım olduğunu düşünenler de. Konu olarak da muhafazakarlığa göndermelerde bulunduğunu söyleyen çoğunlukta. Cinselliğin bir tabu haline geldiği toplumlarda çocukluktan korkularla, dogmalarla yetiştirilen insanların sonraki dönemlerine karşılaştıkları sorunlara farklı bir bakış açısı getirdiği gibi bir ilk izlenim verse de çok farklı bir pencereden dalış yapmak durumunda kaldım bittiğinde. Seri katil temalı filmlerde genelde karakter, geçmiş acılarından beslenen ve kurbanlarını çocukluğunda beynine kazınmış şemalara uygun seçen bir tip olur, kendince haklıdır karşısındakinii kötü görme konusunda. Ama bu filmde -literatüre yeni bir terim getireceğim şimdi, hazır olun- "seri katil ruh" insanları kötülüğe sevk eden bir karakter. Ne zaman ortaya çıktığının, bu kötülüğü yapmadaki-yaymadaki sebebinin, gerekçesinin bir izahı yapılmaz film boyunca. Ya da yapıldı da bir türlü ana metin odağından sıyrılıp diplerdekini görmekte mi zorlandı izleyici? Tabi ışık kırılıyor derin sularda :) Kötülüğün kişiden kişiye sıçradığı bir silsile ve iki seçenek; ya yaymak zorunda kalmak-bırakılmak ya da zincirin tüm halkalarından kırılma fedakarlığı beklemek. İlkinde lanetin etkisinden kurtulma imkanının olup olmadığı da tam bilinememekte, fakat ikincisi nihai bir kurtuluş gibi gözükmekte. Peki kağıt üzerinde yazılı reçeteyi uygulamak yazıldığı ve düşünüldüğü kadar kolay mı? İşte filmi benim için şekillendiren tohum burda atıldı ve filmde geçen bu kritik söylemle; " Küçük bir kızken, ailem 8 Mil’ in güneyine gitmeme izin vermezdi ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum ta ki biraz büyüyene kadar. Oranın, şehrin başladığı ve banliyölerin bittiği yer olduğunu fark ettim. Ve bunun ne kadar boktan ve garip olduğunu düşünürdüm. Yani, en iyi arkadaşımla ve ailesiyle şehre gitmem için izin istemek zorundaydım. Sınırın birkaç blok ötesinde olduğu içindi." Bu cümleleri kuran kız, ayna tasarımlı bir e-book kullanır. Bu da aslında güzel bir ipucu yazının sonraki kısımları için, neden ayna ve kendini değil bir başkasının düşüncelerini görme ihtiyacı duyarsın? gibi mesela. Film boyunca uzun sekanslarla harabe evler ve Detroit’ in banliyölerine vurgu yapılır. Bir diğer kısım ise Jay’ in çocukluk arkadaşlarının gönüllü olması onu lanetten kurtarmak için daha sonra başkalarına nakletme planları. Döngüsel bir sistem içine hapsoluş, hiyerarşi veya sınıf ayrımı, etik değerlerin sorgulanması üzerine üç farklı durum çıkarır bu bahsettiğim kısımlar. Seri katil ruhumuzun:) profili de şekillenmeye başlar. Cinsel yolla bulaşan bir lanet ve kurtulma yolu aynı yöntem ve soy ağacı gibi dallanan lanetliler seceresinin hiyerarşisi neyi çağrıştırır? Muhafazakarlığa bir taşlama ihtimalini? Bence içinde evrildiği düzenin, sistemin, normların, ailenin, tabuların gereğini yerine getirme dışında bir şansı olmayan insanların katili, başka bir dünyanın, şıkkın mümkün olmadığa inandıran sistemin kendisidir, yaşamak için oyuna ortak olmak zorunda bırakılan insanlara ikinci ihtimalin olası kötü sonuçlarını korkunç enformasyon bombardımanlarıya ruhlara kazıyan konformizmin kendisidir. Bir sebep, amaç veya kişisel çıkar uğruna laneti yayma konusunda kararsız görünse de emin adımlar atarak önündeki yolları meşru gösterme çabasına giren ruhları zehirlemiş, evrensel etik ütopyasını sarsan " amaca giden her yol mübahtır." sorunsalını çözüm olarak gösteren dış güdülerin( dış mihraklar :) ) , kuklacıların kendisidir. Gençler banliyölerini film boyunca terk etmediler onlara müdahale edecek bir dış güç görünürde olmamasına rağmen; kendilerine öğretilen coğrafyanın dışına çıkmadılar ailelerinin koruyucu tutumunun bir dışa vurumu misali. Ve de lanetten kurtulma adına kendilerine sunulan iki yol dışında alternatif bir çözüm getirmediler, " getiremediler" yüklemini kullanabilmek adına o yeterlilik kipini bize kullandırtmama sebepleri var mıydı görünürde? Görünürde yoktu, tıpkı seri katil ruhumuzun:) profili gibi. Kendilerine eklenen protezlerinden ibaret olmadıklarının, kendilerine çizilen sınırların ötesinde bir dünyanın var olma ihtimalini bilmediklerinin, farkında olmayan insan benliğinin çaresizliğini "gore", "teen slasher" filmleri tiye alarak, başlangıçtaki izlenimini başarılı çürütme teorileriyle tersine çevirerek, cinsellik üzerinden oluşturulan hiyerarşiyi yok edip devirmek yerine bir nevi karşı-devrim modeli çizerek sisteme hizmet eden insanları alegorik bir dille anlatan başarılı bir film. Bu arada soundtrackları da dinlenmeye değer.
Mucize filmine yorum yazdı:
Mahsun'un diğer filmlerinde olduğu gibi kamera karşısına, kameranın arkasına, oyuncuların arasına geçtiği filmlerinden biri. Hatta size ilk defa duyup şaşıracağınız, şaşırırken de googlelayacağınız bir bilgi vereyim; Mahsun'un dublörü de kendisi! Evet, ben de ilk duyduğumda şaşırdım ama durum bu. Nasıl olduğuna gelince de Mahsun' un zorlandığı sahnelerde dublör Mahsun kamera karşısına, arkasına ve oyuncuların arasına geçiyor.
Neyse filme geçelim. Film üst metinde bişeyler anlatmak isterken Flash Tv rejisi edasıyla dramı ikide bir gözümüze kırmızı okla soktuğundan ne anlatmak istediğini anlamak zor. Dram demişken protez dram bu, gerçek hikayeden alıntı yapılırken biraz gerçekçi olmak lazım... Mesela torpille Batı'da kalan öğretmen meslek aşkıyla gider Doğu'ya.Bir de ne görsün dağ aslanları; pardon eşkiya. Eşkiya nedir Mahsun? Gerçekçi Mahsun? Hiç mi dinlemedin büyüklerinden garibanlara neler çektirdiklerini? Filme göre bu eşkiyalar dağlarda dağ keçisi besleyip, arıcılık falan yapıp, ok ... DevamıMahsun'un diğer filmlerinde olduğu gibi kamera karşısına, kameranın arkasına, oyuncuların arasına geçtiği filmlerinden biri. Hatta size ilk defa duyup şaşıracağınız, şaşırırken de googlelayacağınız bir bilgi vereyim; Mahsun'un dublörü de kendisi! Evet, ben de ilk duyduğumda şaşırdım ama durum bu. Nasıl olduğuna gelince de Mahsun' un zorlandığı sahnelerde dublör Mahsun kamera karşısına, arkasına ve oyuncuların arasına geçiyor.
Neyse filme geçelim. Film üst metinde bişeyler anlatmak isterken Flash Tv rejisi edasıyla dramı ikide bir gözümüze kırmızı okla soktuğundan ne anlatmak istediğini anlamak zor. Dram demişken protez dram bu, gerçek hikayeden alıntı yapılırken biraz gerçekçi olmak lazım... Mesela torpille Batı'da kalan öğretmen meslek aşkıyla gider Doğu'ya.Bir de ne görsün dağ aslanları; pardon eşkiya. Eşkiya nedir Mahsun? Gerçekçi Mahsun? Hiç mi dinlemedin büyüklerinden garibanlara neler çektirdiklerini? Filme göre bu eşkiyalar dağlarda dağ keçisi besleyip, arıcılık falan yapıp, okul yapımlarına destek olan, geçimlerini tarım ve avcılıkla sağlayan bir grup anarşist... Gerçekten mi? Asıl komedi bu, filmde yapılmaya çalışılan mizah film dışında, farklı kulvarlarda etkisini gösteriyor ama, bu yönden iyi. Filmde villain yok, antagonist yok, protagonist yok, baş karakter yok; tüm karakterlerde bir olgunluk bir kamillik var gerçeklikle korkunç bir şekilde çelişen... Bir ara filmin başrolünü at sandım, dedim galiba olay at merkezli gerçekleşecek ama olmadı. Doğunun saklı kalmış sorunlarına perde aralamak istiyorsan "Kızım kölenizdir!" diyen babayı vefakar bir insan olarak lanse etmemelisin mesela...
Neyse; yönetmen, senarist, oyuncu ve dublöristliğini Mahsun' un yaptığı bu filmi ne ara izledim ben? 5/10
Full Speed filmine yorum yazdı:
Tatil yolculuğuna çıkan bir ailenin yeni arabalarının bozulmasıyla yolda başlarına gelen traji-komik olaylar silsilesinin anlatıldığı ,güzel vakit geçirtecek , refleksif kısa kahkahalar attıracak absürd bir mizah filmi . Bozulan arabanın hızı arttıkça ekibimizin de tansiyonu , bedensel ihtiyaçları artarken sırları da bir yandan otobana savrulan şişeler , araba kapıları ,poşetler, fren pedalı gibi bir bir savrulmaya başlar .
Hem bir yol filmi hem de ?deyim yerindeyse- mekan olarak bir arabanın kullanıldığı bir tek mekan filmi sayılabilecek bir yapım . İzlendiğinde güzel vakit geçirilmesi dileğiyle ; 7/10.
Horsehead filmine yorum yazdı:
Türkçe adı konusuyla tezat oluşturacak manalara gelse de gerçekten korku sekanslarını ve kurgusunu çok başarılı buldum Horsehead filminin .
Soydan ,genden kaynaklı psikolojik sorunlarını rüyalarla çözmeye çalışan bir kızın hikayesini kabus-gerçek arası sekans geçişleriyle anlatan filmin "ne" anlattığını anlamak çok zor ama "nasıl" anlattığına gelirsek de anlatış tarzı ; sonuna kadar gizemini koruması , sorulara cevap vermek yerine zaman geçtikçe daha fazla sorular sordurması ve foreshadowing tekniğine sadık kalıp saklı kalanları izleyiciye bırakması , flashbackleri gerçek değil de sürreal bir biçimde sembollerle ,rüyalarla aktarması çok özgün bir yapım olduğu izlenimini veriyor . Bilinçdışı korkulardan ziyade kolektif bilinçaltındaki üst soydan alt soya aktarılan genetik kodlar dışında genetik korkulara vurgu yapan konusu var . Aile ,muhafazakarlık , dini dogmalar , ebeveyn-çocuk ilişkilerinin ilerde yol açacağı karanlık , bilinçaltında saklı kalan korkularına ,sorunlara göndermelerle ... DevamıTürkçe adı konusuyla tezat oluşturacak manalara gelse de gerçekten korku sekanslarını ve kurgusunu çok başarılı buldum Horsehead filminin .
Soydan ,genden kaynaklı psikolojik sorunlarını rüyalarla çözmeye çalışan bir kızın hikayesini kabus-gerçek arası sekans geçişleriyle anlatan filmin "ne" anlattığını anlamak çok zor ama "nasıl" anlattığına gelirsek de anlatış tarzı ; sonuna kadar gizemini koruması , sorulara cevap vermek yerine zaman geçtikçe daha fazla sorular sordurması ve foreshadowing tekniğine sadık kalıp saklı kalanları izleyiciye bırakması , flashbackleri gerçek değil de sürreal bir biçimde sembollerle ,rüyalarla aktarması çok özgün bir yapım olduğu izlenimini veriyor . Bilinçdışı korkulardan ziyade kolektif bilinçaltındaki üst soydan alt soya aktarılan genetik kodlar dışında genetik korkulara vurgu yapan konusu var . Aile ,muhafazakarlık , dini dogmalar , ebeveyn-çocuk ilişkilerinin ilerde yol açacağı karanlık , bilinçaltında saklı kalan korkularına ,sorunlara göndermelerle dolu bir film . Ve de "at" sebolüne yüklenen anahtar-kilit sembolik anlamı 2015 yılında Can Evrenol'un çektiği "Baskın:Karabasan" filmindekine benzer eğer izlediyseniz .
Analitik psikoloji ,sembolizm , lucid dream gibi konularda birikimi olanların çok iyi analizler,incelemeler ,eleştiriler yapıp tartacakları ,tartışacakları underrated bir film ve de korku, gizem yönüyle de başarılı bir film . 7/10
White Girl filmine yorum yazdı:
"White Girl" hangi dilden Türkçe'ye "Sıcak Yaz" olarak çevrildi tam anlamadım ,"Lanet Olası Beyaz Zenci" diye çevrilse daha uyumlu olabilirdi . Neyse tek anlamadığım bu değil filmde ; bu film çekiliş amacı neydi ,onu da anlamadım , zaman geçirmek için izledim ,sanki izlemesem zaman geçmeyecek miydi ? Bunu da anlamadım . Boş vaktiniz varsa eğer vaktinizi kandırıp işiniz olduğunu söyleyin yine de bu filmi izlemeyin . Ama baş karakterimizi anladım ;
" Amaca giden yolda her erkek mübahtır ." mantığıyla hareket eden , uyuşturucu satan ama kullanmaya karşı olan sevgilisi için nice yükler (!) sırtlayan gerçek bir kahraman . 5/10
The Wailing filmine yorum yazdı:
Gok-Seong her ne kadar klasik bir iblis temalı korku filmi gibi dursa da aslında çok özgün , çok derin ve insanın kendi korkularına , önyargılarına , nefretine , kültürel miras gibi aktarılan düşmanlıklarına korkunç eleştiriler yönelten bir film .
Bir yabancının gelmesiyle köydeki yerlilerin fiziksel ve zihinsel deformasyonlara , cinnete , kanibalizme varan değişimlere maruz kaldığı olaylar silsilesinin başlangını ve bu olayı çözmeye çalışan polis teşkilatının olayı araştırdıkça ,çözmeye çalıştıkça kör düğüme dönüşünü izleriz . Klasik bir polisiye ,korku-gerilim filmi gibi durur ama kişilerin rolleri, meslekleri ve ırkları çok daha farklı bir senaryo ortaya koyar okunması ,görülmesi gereken . Alt metin denilse de aslında bu duruma bilinçaltı korku metinleri desek yanlış olmaz bu film için .
Cinayetleri araştırmak üzere görevlendirilen polisler olayların şahitlerinden hep bir Japon geldikten sonra garipliklerin başladığını duyarlar . Şahitleri ... DevamıGok-Seong her ne kadar klasik bir iblis temalı korku filmi gibi dursa da aslında çok özgün , çok derin ve insanın kendi korkularına , önyargılarına , nefretine , kültürel miras gibi aktarılan düşmanlıklarına korkunç eleştiriler yönelten bir film .
Bir yabancının gelmesiyle köydeki yerlilerin fiziksel ve zihinsel deformasyonlara , cinnete , kanibalizme varan değişimlere maruz kaldığı olaylar silsilesinin başlangını ve bu olayı çözmeye çalışan polis teşkilatının olayı araştırdıkça ,çözmeye çalıştıkça kör düğüme dönüşünü izleriz . Klasik bir polisiye ,korku-gerilim filmi gibi durur ama kişilerin rolleri, meslekleri ve ırkları çok daha farklı bir senaryo ortaya koyar okunması ,görülmesi gereken . Alt metin denilse de aslında bu duruma bilinçaltı korku metinleri desek yanlış olmaz bu film için .
Cinayetleri araştırmak üzere görevlendirilen polisler olayların şahitlerinden hep bir Japon geldikten sonra garipliklerin başladığını duyarlar . Şahitleri dinlemek bir görev icabı olabilir fakat delilller olmadan bu hikayeye inanmanın altında bir yozlaşmışlık ve ırkçılık veya geçmiş Japon-Kore düşmanlığı vardır aslında . Etik olarak tamamen yanlış olduğu bilinmesine rağmen ,ortada bir delil yokken polislerin de şüphelerinin ,odak noktalarının Japon karaktere dönmesinin sebebi o kültürel düşmanlık mirasının , azınlıklara yönelik önyargıların , günah keçiliği rolünün yalnız ve zayıf görünene daha kolay yaftalanmasının bir sonucudur aslında . Polis karakterimiz Jang-Goo’nun kızı hasta olduğunda hastaneye götürmek yerine ilaçların alınması , papazlardan ,şamanlardan medet umulması aslında başından beri o kişilerin ,o çevrenin ,o toplumun bir şeye inandığının göstergesidir . Tüm olanlara mantıklı çözümler getirmek ister gibi davranan insanların gerçekte mantıksızlığa inandığının göstergesi , hayaletlere , kendilerini bir balık gibi sebepsiz yere avlayabilecek bir avcının varlığına inandıklarının göstergesi . Olaylar ilerledikçe ve kör düğüme dönüştükçe seyirci olarak da Japon’un zarar verdiği kızın mı hayalet olarak intikam almak istediği yoksa Japon’un mu gerçek suçlu olduğu konusunda bir çıkmaza sürükleniriz. Seyirci olarak da aslında mantık çerçevesinde kurmuş olduğumuz olası kurguların birer mantıksızlık içerdiğinin farkında değilizdir , zamanla filmin mağdur rolünün verildiği kurbanlarla empati kurdukça olayın tek taraflılığına teslim oluruz . Gerçek suçlu kim ? Şaman , Japon veya beyazlar içindeki kız ? Kim neden böyle bir zalimlik yapar , neden oltasını sallar hedef belirlemeden diye düşünürüz , neden fotoğraflarını çeker kurbanların önceki ve sonraki hallerinin ? İblisi toplumun kendisi yaratmıştır , bir polis teşkilatı işini önyargılara , şekilciliğe ,hurafelere bırakmıştır tekniği ,iş ahlakını ve toplumsal etiği bir kenara bırakıp . Aile yaratmıştır o iblisi ,tıpa inanmayıp şamanlara inanarak zaten inancını belli etmiştir her ne kadar var olmamasını dilese de vardır ,çünkü birileri inanmıştır o iblisin varlığına . Her aile dünyadan habersiz çocuklara hiç görmedikleri toplumları , insanları düşman olarak tanıtmışlardır , bir Japon hep kötüdür çünkü geçmiş savaşlardan dolayı bir Korelinin gözünde. Bir azınlık daha kolay suçlanır ,daha kolaydır toplumun tüm kabahatinin omuzlarına yüklenmesi , ondan toplum da kendi günahlarının ,hatalarının sebebi olduğuna inanacak bir iblis yaratmıştır her ne kadar inanmak istemese de . Japon karakteri iblis yapan o kasabanın ortak çabasıydı ,ortak düşmanlık , ortak önyargı , ortak nefret , ortak düşmanlık ve iblis de kendine verilen rolü oynadı aslında . Kurbanların önceki ve sonraki hallerini gösteren fotoğraflarını çekti ; kin ,iftira ,nefret öncesi ve kin ,iftira ,nefret sonrası nasıl göründüklerini onlara gösterdi ...Ve de oltanın ucundakinin ,oltayı rastgele sallayarak zarar verenin sadece kendisi olmadığını resmetti rastgele hedef gösterilerek.
Filmi bir korku filmi değil de insanın kendi korkularının bir filmi olarak izleyince daha anlamlı olmakta . İyi seyirler dilerim 8/10
Dunkirk filmine yorum yazdı:
Sürükleyici ve kaliteli bir yapımdı , Nolan’ın diğer filmlerinin aksine ( protagonist-antagonist veya baş kahraman-villain karakterler yerine) genel anlamda ,savaşı tüm yönleriyle ele almaya çalışan , bazen bireye indirgenip kahraman yaratmaya çalışma durumları olsa da karada,denizde,havada savaşan ,kurtulmaya çalışan tüm askerlerin içinde bulundukları vaziyeti ve ruhsal durumlarını yansıtmaya çalışan bir film . Bunun için Dunkerque Tahliyesi’ni ele almış tarihsel olarak ve tahliyenin ilerdeki sonucuna dikkat çekmek istemiş .Hitler’in saldırı emri vermedeki tereddütünden yararlanarak (2.Dünya Savaşı ile ilgili yazılmış en kapsamlı ve objektif kitaplardan birinin yazarı olan Basil Liddell Hart’ın kitabında bu konuyla ilgili olarak Nazilerin Avrupa’da kendilerinin bile tahminlerinin ötesindeki hızlı ilerleyişlerinden dolayı Hitler’in tuzağa çekildiklerini düşünmesi ve kıyıya sıkışmış İngiliz askerlerine saldırı konusunda tereddütte kalmasına neden olduğunu belirtir.) gerçekleştirilen bu ... DevamıSürükleyici ve kaliteli bir yapımdı , Nolan’ın diğer filmlerinin aksine ( protagonist-antagonist veya baş kahraman-villain karakterler yerine) genel anlamda ,savaşı tüm yönleriyle ele almaya çalışan , bazen bireye indirgenip kahraman yaratmaya çalışma durumları olsa da karada,denizde,havada savaşan ,kurtulmaya çalışan tüm askerlerin içinde bulundukları vaziyeti ve ruhsal durumlarını yansıtmaya çalışan bir film . Bunun için Dunkerque Tahliyesi’ni ele almış tarihsel olarak ve tahliyenin ilerdeki sonucuna dikkat çekmek istemiş .Hitler’in saldırı emri vermedeki tereddütünden yararlanarak (2.Dünya Savaşı ile ilgili yazılmış en kapsamlı ve objektif kitaplardan birinin yazarı olan Basil Liddell Hart’ın kitabında bu konuyla ilgili olarak Nazilerin Avrupa’da kendilerinin bile tahminlerinin ötesindeki hızlı ilerleyişlerinden dolayı Hitler’in tuzağa çekildiklerini düşünmesi ve kıyıya sıkışmış İngiliz askerlerine saldırı konusunda tereddütte kalmasına neden olduğunu belirtir.) gerçekleştirilen bu eylem sonrası kurtulan askerlerin Normandiya Çıkarması’yla Avrupa’yı Nazi işgalinden kurtmasına vurgu yapılmak istenmiş fakat dünyayı Nazi işgalinden kurtaran en büyük etken Nazilerin Sovyet topraklarını da bu kadar kolay geçebileceklerini sanması ama Rusya’da Avrupa’daki kadar güzel yollar ,yer şekilleri ve iklimle karşılaşmaması ve de Rusya’da Avrupa’da görmediği ( belki de dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş ) halk direnişini hesaba katmaması . Filmde her ne kadar bu geri çekilmenin ilerdeki bir zafere ,kahramanlığa dönüşeceği vurgulanmak istense de asıl gerçek yani Normandiya’nın da sebebi Sovyet halklarının eşsiz direnişidir ...
Her ne kadar tüm payı kendinde görmek ister gibi bir görüntü çizse de film ; bu ayrıntılar hesaba katılmazsa oyunculuk ve kurgu olarak , görsel ve sekans geçişleri açısından başarılı bir film . 7.5/10
The Disaster Artist filmine yorum yazdı:
Kült film tanımına en uygun filmlerden biri olan The Room ’ un ( en kötü film amacı olmadan en kötü film olabilen , en ciddi sekansları en absürd sekanslara dönüşen , en kötü oyunculuk sergilemeye çalışmadan sinema tarihinin en kötü oyunculuklarını sergileyen , dram amaçlı olup da komedide çığır açan film ; yönetmen ,senarist , başrol , yapımcı ,kameraman görevlerini Tommy Wiseau’nun üstlendiği filmsi :) ) oyuncularını ve film öncesi-süreci-sonrası hayatlarını konu alan harika bir biyografik yapım olmuş . James Franco’yu tebrik etmek lazım ki The Room’u izlediyseniz eğer (ki izleyin ) orda yaratılan bilinçsiz atmosferi bilinçli bir şekilde tekrardan yaratmayı başarmış . Zaten film boyu sadece Tommy Wiseau’nun gülüşünü taklit etse yine film boyu gülerdim . Filmin sonunda ve end credits bölümünde de The Room’un efsane sahnelerinin (!) yeniden çevrilmiş hallerini ve Tommy Wiseau’yla James Franco’nun ( Tommy rolündeki James’in :)) diyalog tanımını yerle bir eden konuşmasına şahit olabilirs ... DevamıKült film tanımına en uygun filmlerden biri olan The Room ’ un ( en kötü film amacı olmadan en kötü film olabilen , en ciddi sekansları en absürd sekanslara dönüşen , en kötü oyunculuk sergilemeye çalışmadan sinema tarihinin en kötü oyunculuklarını sergileyen , dram amaçlı olup da komedide çığır açan film ; yönetmen ,senarist , başrol , yapımcı ,kameraman görevlerini Tommy Wiseau’nun üstlendiği filmsi :) ) oyuncularını ve film öncesi-süreci-sonrası hayatlarını konu alan harika bir biyografik yapım olmuş . James Franco’yu tebrik etmek lazım ki The Room’u izlediyseniz eğer (ki izleyin ) orda yaratılan bilinçsiz atmosferi bilinçli bir şekilde tekrardan yaratmayı başarmış . Zaten film boyu sadece Tommy Wiseau’nun gülüşünü taklit etse yine film boyu gülerdim . Filmin sonunda ve end credits bölümünde de The Room’un efsane sahnelerinin (!) yeniden çevrilmiş hallerini ve Tommy Wiseau’yla James Franco’nun ( Tommy rolündeki James’in :)) diyalog tanımını yerle bir eden konuşmasına şahit olabilirsiniz .
Son zamanlarda izlediğim en kaliteli ve güzel komedi filmlerinden biri ki bunda The Room’u monoton gülüşlerle izlemenin verdiği tecrübenin katkısı çok , İyi seyirler dilerim ( The Room’u izlemeyi unutmayın :) ) 9/10
+ Replik neydi ?
- "Vurmadım ona . Yalan hepsi .Palavra . Vurmadım ona . Vurmadım diyorum ya . Aa , selam Mark ."
Julien Donkey-Boy filmine yorum yazdı:
Harmony Korine’nin şifozfen amcasına ithafen yazıp yönettiği film , izlediğim diğer filmlerinden çok daha sert , çok daha rahatsız edici , izlenmesi daha zor , tahammül sınırları son raddede . Zaten filmin sonunda da amcasının görüntülerine yer vermiş ...
Film sınırları zorlayan independent bir yapım , çekim tekniği ve diyaloglar ve oyunculuk çıldırmanın eşiğine getirtecek kadar rahatsız edici ve de Dogma 95 Manifestosu’na tamamen bağlı kalınarak çekilmiş bir yapım , baş döndürücü ,bunda Ewen Bremner’in oyunculuğunun katkısı en büyük paya sahip ... Duyarlı toplum ve aile anlayışı dokusundan ,kabuğundan sıyrıldığı için independent bir film olarak değerlendirilmesi normal ,çünkü gerçeklikten uzak insanlığın şizofren karakterlere bakışını bu kadar cesurca ele almak günümüz gerçekçilik anlayışıyla çelişir , gerçeğin bir mastürbasyon olduğu günümüz dünyasında ...
İzafi duyarlılık ve inancın arasında çatırdayan bir zihni izah açısından , baskının kaynağına müdahil olan aile ortamı ve karak ... DevamıHarmony Korine’nin şifozfen amcasına ithafen yazıp yönettiği film , izlediğim diğer filmlerinden çok daha sert , çok daha rahatsız edici , izlenmesi daha zor , tahammül sınırları son raddede . Zaten filmin sonunda da amcasının görüntülerine yer vermiş ...
Film sınırları zorlayan independent bir yapım , çekim tekniği ve diyaloglar ve oyunculuk çıldırmanın eşiğine getirtecek kadar rahatsız edici ve de Dogma 95 Manifestosu’na tamamen bağlı kalınarak çekilmiş bir yapım , baş döndürücü ,bunda Ewen Bremner’in oyunculuğunun katkısı en büyük paya sahip ... Duyarlı toplum ve aile anlayışı dokusundan ,kabuğundan sıyrıldığı için independent bir film olarak değerlendirilmesi normal ,çünkü gerçeklikten uzak insanlığın şizofren karakterlere bakışını bu kadar cesurca ele almak günümüz gerçekçilik anlayışıyla çelişir , gerçeğin bir mastürbasyon olduğu günümüz dünyasında ...
İzafi duyarlılık ve inancın arasında çatırdayan bir zihni izah açısından , baskının kaynağına müdahil olan aile ortamı ve karakterleri açısından gayet başarılı fakat o acıya ortak olacak izleyiciye hitap bakımından ( gerçeği bilmek değil duymak ağırdır ) sınırları zorlayan bir yapım . 7/10
Film felsefesizliği anlatıyor, bazı poormfsotelesler felsefenin ciddi bir olduğunu söylese de M.Ö.3 milyardan beri- ki biz evde hep yapıyoruz gerekli malzemeleri temin edersek de siz ne kadar ciddisiniz bunu derken, önemli olan bu, sonuçta "felsefe ciddi bir iş" sözü bir kuramdır basit durumlarla ispatlanması gereken ve genele yayılan ki genele yayıldıkça bu kuram çuvallar içindeki ciddiyet ve söyleyendeki hakkaniyet ekinden dolayı(bana ciddi olan o felse ... Devamı
Film felsefesizliği anlatıyor, bazı poormfsotelesler felsefenin ciddi bir olduğunu söylese de M.Ö.3 milyardan beri- ki biz evde hep yapıyoruz gerekli malzemeleri temin edersek de siz ne kadar ciddisiniz bunu derken, önemli olan bu, sonuçta "felsefe ciddi bir iş" sözü bir kuramdır basit durumlarla ispatlanması gereken ve genele yayılan ki genele yayıldıkça bu kuram çuvallar içindeki ciddiyet ve söyleyendeki hakkaniyet ekinden dolayı(bana ciddi olan o felsefeden bahset, lütfen, o temeli boş bırakma:))- film dramsızlığı anlatıyor, film- sizin çıkardığınız abes sonuçların aksine- medyanın manipülasyonunu anlatıyor, eğer bu çıkarımı yanlış buluyorsanız da David Fincher'in "Logorama" kısa filmini izleyin, film delil, süresi de bence mühim değil ... Film enformasyon bombardımanına tutulmuş nesli anlatıyor, tüketim toplumuna en büyük taşlamayı fazla kilolarla yapan başka eser var mı rast geldiğiniz? Salt acıdan bahsediyor mesela hastanede karşılaşma ihtimalinizin az olduğu kamil bir doktor modeliyle, çocuk sahibi olma iradesiyle çocuk sahibi olamama kaderiyle yüzleştirerek.
Ergenler aksiyon filmi sanar( ismine ve konusuna hakim olduğunu sanıp) , yaşı geçenler reklam sanar( hormonları bi kontrol ettirin ve de inanmayıp da inandırdığınız fikirlerinizi) Oysa film sadece bir sorunsala atış yapar? Bir derken tüm olasılıkların toplamının 1 e vardığı o 1 e yapar atışı duyulan acıyı hiçe sayıp. Gerçekte kim olduğunuza acımadan saldırır film, gerçek olmayan gerçeküstü olmayan, sadece gerçek sandığınız, " ben" sandığınız "öteki" ne saldırır film. Sosyal medyanın farkı olma başlığıyla kandırıp da aynılaştırdığı ama aynılaştığının farkına varmayan( aslında iki taraf da bilir niyeti, amaç bellidir, sonuç bellidir, sadece takınılan rol, takılan maske önemlidir.) o nesli taşlar o neslin güneş etrafındaki turunu hesap etmeden her ne kadar bu nesil bunu hesaplasa da farklı olabilme iştigali adına... Değerlerin boşaltılıp yeni düzene göre doldurulduğu o yemeğe işaret eder, yiyenlere, yemeyenlere, yiyemeyenlere... En önemlisi de sizin sadece siz olduğunuzu çarpar tüm yüzey alanınıza, acımadan, kendi protagonist karakterine acımadan... Kaosun, düzenin, kaostan doğan düzenin nihai sonunu, amacını, planını döker kuş bakışı...
Film soru sormuyor, felsefi bir temele dayanmıyor( postmodernizm hangi felsefi temele dayanıyor sayın müteahhit yazarlar?); cahillerin sözlük anlamına,gerçek anlamına hitap ediyor, her dilde aynı manaya gelen manasına hizmet ediyor aslında; Sizler sadece sizsiniz, siz değil sadece "siz" siniz, lütfen bir daha değerlendirin filmde reklam sandığınız kareleri, belki zihin kontrolünü es geçtiğiniz ve kapitalizme yorduğunuz sahnelerin yerleştirilme amacındaki mantığı kavrarsınız, eğer görmek isterseniz...Felsefe ciddi bir iş mi ? Size bunu cümle içinde kullanma imkanı veren bu filme, filmin yarattığı bu ortama teşekkür ediniz... 10/10
"Felsefenin kalan tek görevi dilin çözümlenmesidir."
-Ludwig Wittgenstein (20.yy'ın ortalarında hayata veda eden , yaşadığı yüzyılın en önemli felsefecisi sayılan şahsın sözü)