Corpus Christi filmine yorum yazdı:
...Yaşam dediğin yürüyen bir gölge,
Bir garip oyuncu;
Bir hışım sahnede dolanıp boy gösteriyor;
Sonra haber çıkmıyor zavallıdan ...
Tigers Are Not Afraid filmine yorum yazdı:
İlginç bir intikam, eleştiri filmi. Tema olarak kartel yuvası ( kartal olsaydı Alamut olurdu oysa ki... :) ) Meksika’nın siyasi, sosyal ve ekonomik durumunu kullanmış.
Sembolik anlatımın ağır bastığını düşündüğüm bu film sanki kendini doğrulayan kehanetler bütünü gibi. Siyasilerin eylemlerinin ve korkunç sonuçlarının öksüz çocuklar nezdinde kültlere mitlere bağlanması, yine aynı çocukların başka seçenekleri olmadığı için onlara izlettirilen, izlettirilmesi istenen şiddet içerikli filmlerle enformasyon bombardımanına tutulmaları sonucu oluşan zihinlerinin bir tezahürü, sonucu veya sebebi gibi... Dilek haklarının bir öğretmen tarafından verilmesi veya bu dileklerin bir araç olarak hiç kabul edilmemiş gibi görünüp daha büyük amaç için, kendini gerçekleştirmek adına tüm ağları örmesi tıpkı Macbeth’te olduğu gibi ikileme düşüren bir durum yaratmakta.
Çocuk oyuncular gerçekten çok iyi iş çıkarmışlar. Konusu belki klişe gelebilir fakat işleniş ... Devamıİlginç bir intikam, eleştiri filmi. Tema olarak kartel yuvası ( kartal olsaydı Alamut olurdu oysa ki... :) ) Meksika’nın siyasi, sosyal ve ekonomik durumunu kullanmış.
Sembolik anlatımın ağır bastığını düşündüğüm bu film sanki kendini doğrulayan kehanetler bütünü gibi. Siyasilerin eylemlerinin ve korkunç sonuçlarının öksüz çocuklar nezdinde kültlere mitlere bağlanması, yine aynı çocukların başka seçenekleri olmadığı için onlara izlettirilen, izlettirilmesi istenen şiddet içerikli filmlerle enformasyon bombardımanına tutulmaları sonucu oluşan zihinlerinin bir tezahürü, sonucu veya sebebi gibi... Dilek haklarının bir öğretmen tarafından verilmesi veya bu dileklerin bir araç olarak hiç kabul edilmemiş gibi görünüp daha büyük amaç için, kendini gerçekleştirmek adına tüm ağları örmesi tıpkı Macbeth’te olduğu gibi ikileme düşüren bir durum yaratmakta.
Çocuk oyuncular gerçekten çok iyi iş çıkarmışlar. Konusu belki klişe gelebilir fakat işlenişi gerçekten çok özgün ve Uzakdoğu veya Holywood gibi çok fazla ipucu verip sonlara doğru tüm detayları açıklamak yerine çarkları sizin yerleştirip hakkında akıl yürüteceğiniz güzel bir film olmuş.
The Platform filmine yorum yazdı:
Konu ve işleniş ve de içerik olarak Snowpiercer ve Das Experiment filmlerini anımsatan bir film. İnsan davranışlarının topografyasının, meşruluğunun, etiğinin o zamana, o mekana göre şekillenmesi açısından Das Experiment ve din, siyaset, sistem, simülasyon gibi kuramların eleştirisi bakımından yatay bir ray sisteminde en son vagondan ilk vagona doğru sorgulatan Snowpiercer filminin mantığının dikey versiyonu gibi. Fakat ne benzer Amerikan yapımları gibi herkese hitap eden bir film ( evet, Holy ve Bolyler genelde gişeye hitap edebilmek için genel izleyiciye hitap etme adına konuları yakınlaştırırlar... ) ne de belli bir metne, soruna indirgenecek bir yapısı var.
İnsan ürünü her sistem ( ister adına din diyin, ister ideoloji, ister simülakr, ister yönetim şekilleri, ister ekonomik modeller vs. ) bir paradoks içerir. Kendi içinde tutarlı mantıklı bir sistem veya simülasyon ( ki insan gibi izafi bir canlının mutlak bir sistem oluşturması imkansızdır.) kend, kurallarını, kendi etiğini, vic ... DevamıKonu ve işleniş ve de içerik olarak Snowpiercer ve Das Experiment filmlerini anımsatan bir film. İnsan davranışlarının topografyasının, meşruluğunun, etiğinin o zamana, o mekana göre şekillenmesi açısından Das Experiment ve din, siyaset, sistem, simülasyon gibi kuramların eleştirisi bakımından yatay bir ray sisteminde en son vagondan ilk vagona doğru sorgulatan Snowpiercer filminin mantığının dikey versiyonu gibi. Fakat ne benzer Amerikan yapımları gibi herkese hitap eden bir film ( evet, Holy ve Bolyler genelde gişeye hitap edebilmek için genel izleyiciye hitap etme adına konuları yakınlaştırırlar... ) ne de belli bir metne, soruna indirgenecek bir yapısı var.
İnsan ürünü her sistem ( ister adına din diyin, ister ideoloji, ister simülakr, ister yönetim şekilleri, ister ekonomik modeller vs. ) bir paradoks içerir. Kendi içinde tutarlı mantıklı bir sistem veya simülasyon ( ki insan gibi izafi bir canlının mutlak bir sistem oluşturması imkansızdır.) kend, kurallarını, kendi etiğini, vicdanını oluşturmak üzere her zaman evrilir. Fakat bu evrilme bir nevi entropi gibi genelde bozunma gibi olur... Gerileme denilebilir bakılan açıya göre... Hiçbir zaman başta hedeflenen amaca uymaz. Her zaman bir ruhban sınıfı, bir suçlu takımı, alt-üstü-orta kadro oluşturur; kendi celladı, kendi bilgesi, kendi kamili, kendi cahili, kendi şükranı, kendi küfranı, kendi müridi, kendi anarşisti, kendi katili ve kendi kurtarıcısı olur. Paradoks da burdadır; kendini var etmek isteyen sistemin kendi yok oluşuna evrilmesi... Var olmaya çalışan bir sistemin panzehiri, antisi, aşısı da kendi içinden doğar. Emperyalizmin doğuşundan sonra doğan sosyalizm, kapitalizmden sonra sonra doğan komünizm gibi veyahut ateizmi doğuranın dinler olması gibi çünkü dinin olmayışı değil oluşu antisini getirdi insanlığa... Yozlaşma, deformasyon çağırır, ihtiyaç duyar bir devrimciye, kurtarıcıya, peygambere; sistem kendisini yok etmesi için kendinden bir aşıyı üretmiştir artık... Ve bu yozlaşmış düzeni devrimle, mesajla, vahiyle yıkmak isteyen bu devrimciler, peygamberler, önderlerin kurduğu kendi içinde tutarlı sistem daha sonra benzer senaryolarla benzer bir son yaşar, yıktığına yakın bir son...
Filmi sadece dine indirgemek de aslında sistemin şekillendirdiği düşünce sistemimize takılıp kalmamızın bir sonucu diye düşünüyorum. Tıpkı filmde paylaşmak isteyen başkarakterin komünist bir sıfatla sınıflandırılıp sınırlandırılması gibi..
İyi seyirler.
The Selfish Giant filmine yorum yazdı:
"Merhamet başka birisinin başına gelen talihsizliğe acımamıza denir. Merhamet, bizi bu talihsizliği hafifletmeye zorlar. Merhamet, hayırseverliğin çocuğuysa adaletin de kardeşidir. Çünkü her ikisi de insanların arasındaki görünmeyen bağlardır. Merhamet hazırlıksız olur çünkü sefalet gayri ihtiyardir." Yoruma Oz'un efsane karakteri Augustus Hill' in aforizmalarından biriyle başlamak istedim...
Öncelikle oyuncuların mükemmele yakın bir iş çıkardığını söylemek gerek. Çekimler, diyaloglar, roller o kadar canlı ki banliyöde, çıkmaz sokaklarda,kenar mahallelerde, ghettolarda çekilmiş bir belgesel havası var. İzlenildiğinde bireysel fakat vicdani olarak evrensel olması gereken, üstü kapatılmış, medyada yer bulmayan, sistemin hatalı ürünleri, karantina bölgesi olan, saklanmaya çalışılan sorunların abartılmadan, dram için dram yoluna kaçılmadan, sembolizme veya alt metne gerek duyulmadan olduğu gibi aktarıldığı bir yapım...
Otoritelerin( aile, eğitim sistemi, politikacılar, din vs..) , gücü ... Devamı"Merhamet başka birisinin başına gelen talihsizliğe acımamıza denir. Merhamet, bizi bu talihsizliği hafifletmeye zorlar. Merhamet, hayırseverliğin çocuğuysa adaletin de kardeşidir. Çünkü her ikisi de insanların arasındaki görünmeyen bağlardır. Merhamet hazırlıksız olur çünkü sefalet gayri ihtiyardir." Yoruma Oz'un efsane karakteri Augustus Hill' in aforizmalarından biriyle başlamak istedim...
Öncelikle oyuncuların mükemmele yakın bir iş çıkardığını söylemek gerek. Çekimler, diyaloglar, roller o kadar canlı ki banliyöde, çıkmaz sokaklarda,kenar mahallelerde, ghettolarda çekilmiş bir belgesel havası var. İzlenildiğinde bireysel fakat vicdani olarak evrensel olması gereken, üstü kapatılmış, medyada yer bulmayan, sistemin hatalı ürünleri, karantina bölgesi olan, saklanmaya çalışılan sorunların abartılmadan, dram için dram yoluna kaçılmadan, sembolizme veya alt metne gerek duyulmadan olduğu gibi aktarıldığı bir yapım...
Otoritelerin( aile, eğitim sistemi, politikacılar, din vs..) , gücü elinde bulunduranların bencilliğiyle doğan sefaletin, sefaletle otoriteye bağlanmak zorunda kalan kitlelerin kısır döngüsünü, nevrozların tek tedavi yönteminin, başarılı sayılan tek tedavi yönetiminin topluma tekrardan entegre olmak olduğunu dayatan otoritenin nevrozun en büyük sebeplerinden olduğunu, çalınacak telden elektrik geçip geçmediğini kontrol etmek için bir tayı kullanacak kadar bencilleşmiş, otoriteye uyum sağlamış bir çocuk ruhunu irdelemenin zorluğunu izlerken ansızın beliren merhametle çözmeye çalışmanın çaresizliğini yaşatan dupduru bir film...
Ayın Karanlık Yüzü: Hitler'in Çocukları filmine yorum yazdı:
Yorumlanması biraz karışık olan, içinde retrofuturistik motifler de barındıran komedi- bilimkurgu kategorisinde değerlendirilebilecek olan bu film serisinin ilk yapımında daha çok dünya görüşleri, politika gibi konular tiye alınırken, özellikle hükümetler tarafında şekillenen medya ve eğitim içerikleri, siyasi çekişmelerin perde arkaları gibi konular üzerinde durulurken ikinci olan bu yapımda daha çok yaradılışla ilgili teorilere, ( uzaylılar tarafından genleriyle oynanıp evrimi hızlandırılan primatlar gibi ) dünyayı yönettiğine inanılan gizli örgütlere veya reptilian ırkı fikrine, medyanın, dinlerin, politikanın, ideolojilerin ve dünyaya iyi ya da kötü yön vermiş isimlerin aslında sadece bir amaca hizmet ettiğine dair bir çok göndermeye sahip bir yapım. Varmaya çalıştığı yer insanlara mizahla, absürdlükle de olsa birşeyler mi çağrıştırmak, birşeyleri mi idrak ettirmek istemek yoksa tiye alarak vurguladıkları konuların da mı tiye alınacak safsatalar olduğunu mu anlatmak olduğu çok bell ... DevamıYorumlanması biraz karışık olan, içinde retrofuturistik motifler de barındıran komedi- bilimkurgu kategorisinde değerlendirilebilecek olan bu film serisinin ilk yapımında daha çok dünya görüşleri, politika gibi konular tiye alınırken, özellikle hükümetler tarafında şekillenen medya ve eğitim içerikleri, siyasi çekişmelerin perde arkaları gibi konular üzerinde durulurken ikinci olan bu yapımda daha çok yaradılışla ilgili teorilere, ( uzaylılar tarafından genleriyle oynanıp evrimi hızlandırılan primatlar gibi ) dünyayı yönettiğine inanılan gizli örgütlere veya reptilian ırkı fikrine, medyanın, dinlerin, politikanın, ideolojilerin ve dünyaya iyi ya da kötü yön vermiş isimlerin aslında sadece bir amaca hizmet ettiğine dair bir çok göndermeye sahip bir yapım. Varmaya çalıştığı yer insanlara mizahla, absürdlükle de olsa birşeyler mi çağrıştırmak, birşeyleri mi idrak ettirmek istemek yoksa tiye alarak vurguladıkları konuların da mı tiye alınacak safsatalar olduğunu mu anlatmak olduğu çok belli değil.
Yani; diyalektiğin unsurları olan zıtlıkların bu amaca hizmet edenler tarafından zaten hedeflenen sentezi elde etmek üzere bilinçlice tez ve anti-tezlerin oluşturulduğu düşüncesini mi ifade ediyo film yoksa böylesi kaotik düşüncelerin de komplo teorilerinin de mi temelsiz, asılsız ve absürd olduğunu söylemeye çalışıyo; işte bunun ayrımına varabilmek zor.
Puanı biraz düşük geldi açıkçası; gerçi çok yüksek de olacak bir yapım değil ama imdb'de 5 puan ortalamayla katletmişler filmi. Gerçi Hint filmlerinin 8 puandan başladığı bi sitenin puanını referans olarak alanlardan değilseniz siz de açıp izleyebilirsiniz. İyi seyirler. 7/10
Kasım filmine yorum yazdı:
Kendine ait jargonu olan bir film. Kendine ait terimleri de sadece teoride değil kendi temasında da barındıran, bahsettiği "Belgesel Tiyatro" kuramına uygun olarak , deyim yerindeyse "Belgesel Sinema" oluşturan, özgün, akıcı, derin bir film Noviembre.
Konu olarak her ne kadar ilk izleyişte "Sanat nedir, ne içindir, nasıl olmalıdır?" gibi soruların zuhur ettirildiği filmde hızlı değişen dünyada, kavramların bile değişmekten hatta metamorfozdan kurtulamadığı postmodern zamanda olması gereken sanatın ne olması gerektiğini bilmeye ve bildiğini aktarmaya çalışan bir grup gencin sanatsal bir devrim süreci anlatılmak istense de aslında nesnel değerlendirmeden öznele geçtikçe bir nevi devrimden çok direnmenin ön planda olduğu bir filme evrilmekte sekanslar ve zaman ilerledikçe.
Bir ideolojiyi topluma empoze etmek isterken toplumun dünya görüşünün ablukasında ayakta kalabilmenin ne kadar müşkül olduğunun ispatı aslında bu film. Sanat bir iletişim şekli olabilir, toplumlara uygulanan sansürü ... DevamıKendine ait jargonu olan bir film. Kendine ait terimleri de sadece teoride değil kendi temasında da barındıran, bahsettiği "Belgesel Tiyatro" kuramına uygun olarak , deyim yerindeyse "Belgesel Sinema" oluşturan, özgün, akıcı, derin bir film Noviembre.
Konu olarak her ne kadar ilk izleyişte "Sanat nedir, ne içindir, nasıl olmalıdır?" gibi soruların zuhur ettirildiği filmde hızlı değişen dünyada, kavramların bile değişmekten hatta metamorfozdan kurtulamadığı postmodern zamanda olması gereken sanatın ne olması gerektiğini bilmeye ve bildiğini aktarmaya çalışan bir grup gencin sanatsal bir devrim süreci anlatılmak istense de aslında nesnel değerlendirmeden öznele geçtikçe bir nevi devrimden çok direnmenin ön planda olduğu bir filme evrilmekte sekanslar ve zaman ilerledikçe.
Bir ideolojiyi topluma empoze etmek isterken toplumun dünya görüşünün ablukasında ayakta kalabilmenin ne kadar müşkül olduğunun ispatı aslında bu film. Sanat bir iletişim şekli olabilir, toplumlara uygulanan sansürü delen, hakikati haykıran bir silah da olabilir, kişinin ruh halinin alegorik yansıması da.. Değişim için vazgeçilmez bir araç da aynı zamanda fakat filmi izledikçe başka bir gerçek de açığa çıkmakta; zaten başkarakterin hasta kardeşiyle olan ilişkisi ve belgeselvari anlatımda geçmişi yad eden karakterlerlerin de değindiği noktalar da bu gerçeğe odaklanılmasını ister gibi. Yani toplumun aslında bir daha sağlığına kavuşamayacak kadar kötürüm olduğu, hasta olduğu, zehirlendiği gerçeğine...
İnsanlığı bu durumdan kurtarma adına denek olan, aşıyı bulmak adına tüm zehri kendilerine enjekte edip kobay olan bir grup insan üzerinden verilen mesaj bir nevi İnfectedmushroom dinleyenlerin kullandığı deyimi hatırlattı "You are infected!"... Baba figürünü yerini almış olan figürlerle dolu bir toplumda özgür olamayacak olmanın, kapital iktisadın kölesi olan tüketim toplumunun, liberal politikayla sürü mantığını yıkıp bireysellik prangasına bağlanmış, ne bireysel ne toplumsal olarak varolamayan birey ve toplumların paradoksal durumunun bir tedavisi olmadığını, değişimin, devrimin teoride kaldığını, insanların elinde kalan tek silahın ancak yutulmamak üzere kullanılacağını anlatan bir film...
Sevgisiz filmine yorum yazdı:
Yönetmenin izlediğim ilk filmiydi; bazen sığ bazen derin bir anlatımı olan film liberalizmi anlatıyo gibi geldi, tabi kapital iktisadı değil o ekonomiyi meşrulaştırabilmek adına enformasyon bombardımanına tutularak liberal kişiliklere büründürülmüş, yozlaşmış toplumu anlatmakta. Evlilik liberal bir kurum; ortaya çıkan ürünü( çocuğu) ister kabul edin, ister reddedin, ister bakın, ister çocuk esirgeme kurumlarına yollayın; çünkü iki tarafın da mesul olduğu bir sorumluluk yok ortada, erkek kadar kadın da bakmamak, terk etmek konularında özgürdür, yani liberal, yani serbest, aşırı serbest. Rekabetçi bir piyasada kadın-erkeğin de özgürlük limitlerini sidik yarıştırır gibi yarıştırması da aslında olağan bir sonuç. Zaten insanlara bir kavram verin( özgürlük gibi ) ve günün şartlarına, kendi şartlanmalarına göre nasıl kavramı olgu haline getirip hakikatin üstünü örttüklerine şahit olun. Sevgisiz değil de sexisiz kalmış insanların bozuk bir plak gibi tekerrür eden sorunları, tatminsizlikleri, a ... DevamıYönetmenin izlediğim ilk filmiydi; bazen sığ bazen derin bir anlatımı olan film liberalizmi anlatıyo gibi geldi, tabi kapital iktisadı değil o ekonomiyi meşrulaştırabilmek adına enformasyon bombardımanına tutularak liberal kişiliklere büründürülmüş, yozlaşmış toplumu anlatmakta. Evlilik liberal bir kurum; ortaya çıkan ürünü( çocuğu) ister kabul edin, ister reddedin, ister bakın, ister çocuk esirgeme kurumlarına yollayın; çünkü iki tarafın da mesul olduğu bir sorumluluk yok ortada, erkek kadar kadın da bakmamak, terk etmek konularında özgürdür, yani liberal, yani serbest, aşırı serbest. Rekabetçi bir piyasada kadın-erkeğin de özgürlük limitlerini sidik yarıştırır gibi yarıştırması da aslında olağan bir sonuç. Zaten insanlara bir kavram verin( özgürlük gibi ) ve günün şartlarına, kendi şartlanmalarına göre nasıl kavramı olgu haline getirip hakikatin üstünü örttüklerine şahit olun. Sevgisiz değil de sexisiz kalmış insanların bozuk bir plak gibi tekerrür eden sorunları, tatminsizlikleri, anlam arayışlarının aynı döngüye tıkılıp kalmaktan öteye gidemeyeceğinin resmini çizmek istemiş aslında yönetmen. Liberal ekonomi-liberal sevgi-liberal sex... Tıpkı imparatorluklar zamanı gibi; güç tek kişideyken harem, cariye kavramlarının, liberal piyasada, herkesin eşsiz, biriccik, özgür, tanrısal pıtırcık, hümanist virüs olduğu zamanlarda serbest cinsellik, serbest yaşam gibi kavramlara evrilmesi gibi.. Mutluluğu, sevgiyi başkasında aramak da zaten yeni ticaret yolları bulmaya çalışmak gibi... Velhasıl kelam; kayıp bir çocuğun posterine bakma zahmeti göstermeyen yozlaşmış bir toplumun bu davranışının altında yatan sebebi görmek zor değil, çünkü bakmamakta özgürsünüz, size bir getirisi olmayacak serbest piyasada.. Çünkü sanat ve vicdan bile liberal artık... Herkesin zevkine, kararına, vicdanına, kiminle sex yapıp mutluluğubulacağına kimse karışamaz demiş zaten ünlü bi serbest düşünür ;)
Kum Saati Sanatoryumu filmine yorum yazdı:
Wojciech Has' ın Bruno Schulz' un aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarladığı bir şaheser. Film; bir sinema severe çok şey katmakta izlendiğinde, tahmin edilemeyecek deneyimler sunmakta("deneyimleme" değil, bu nasıl bir fiilse artık, acaba kim bunu ilk defa cümle içinde kullandı?) ve de benim gibileri daha önce adını duymadıkları(duyumlayamamak :( ) bir yazarla tanıştırmakta.
İnarritu' nun "Birdman" filmini hatırlatan tek çekim, tek sekans tekniğinin kullanıldığı filmde sahne geçişlerine hayran kalmamak elde değil(hayranımlamak, yayık hayranı olmak), daha hayran olunası olan ise her karenin ve sahnenin bir tablo kadar muazzam oluşu, bir bal peteği gibi, bir kuş, karınca yuvası gibi özenle, incelikle dokunması... Böylesi bir özenle hazırlanmış filmler görebilmek çok zor olsa gerek ki çekildiği yıl dikkate alındığında bu özen, titizlik ve emeğe günümüz kapitalist sinema sektörünün ürünlerinde bile rastlanmamakta.
Sinemayı, edebiyatı seven herkesin bu sinematografik açıdan kusursuza y ... DevamıWojciech Has' ın Bruno Schulz' un aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarladığı bir şaheser. Film; bir sinema severe çok şey katmakta izlendiğinde, tahmin edilemeyecek deneyimler sunmakta("deneyimleme" değil, bu nasıl bir fiilse artık, acaba kim bunu ilk defa cümle içinde kullandı?) ve de benim gibileri daha önce adını duymadıkları(duyumlayamamak :( ) bir yazarla tanıştırmakta.
İnarritu' nun "Birdman" filmini hatırlatan tek çekim, tek sekans tekniğinin kullanıldığı filmde sahne geçişlerine hayran kalmamak elde değil(hayranımlamak, yayık hayranı olmak), daha hayran olunası olan ise her karenin ve sahnenin bir tablo kadar muazzam oluşu, bir bal peteği gibi, bir kuş, karınca yuvası gibi özenle, incelikle dokunması... Böylesi bir özenle hazırlanmış filmler görebilmek çok zor olsa gerek ki çekildiği yıl dikkate alındığında bu özen, titizlik ve emeğe günümüz kapitalist sinema sektörünün ürünlerinde bile rastlanmamakta.
Sinemayı, edebiyatı seven herkesin bu sinematografik açıdan kusursuza yakın eseri izleyip kendisine çok şey katacağı kesin fakat bir yönüyle zayıf; kusursuza yakın sekans geçişleri, muazzam görselliğiyle senkronize olamayan konusu, felsefi dili, içeriği. Ucu açık bir film ama gerçekten bayağı bi açık. Afişi, ismi ve metnindeki aforizmaları biraz ipucu verir gibi olsa da filmi izlerken ipin ucunu kaçırmamak elde değil.
Zaman, ölüm, hakikat ile ilgili birçok sorunsalın işlendiği, hastaların hep uyuduğu o sanatoryumun ve filmin adı "Kum Saati Sanatoryumu". Zamanın iki yönlü akışına, izafi zaman kavramına daha uygun bir metafor seçilemezdi. Afişlerde "Herşeyi gören göz" olarak da adlandırılmış epifiz bezi işaret edilmiş, hakikat arayışını temsilen seçilen muazzam bir simge olsa gerek. Film ilerledikçe zamanda geriye veya fantasmagoride savrulmaya veyahut babasının bilinçaltında bir yolculuğa çıkar Jozef. Arayış ilerledikçe kelam yerini açgözlülüğe, arzulara; düzen yerini bozulmaya bırakır. İzleyicinin zamanın hangi yöne aktığı, gerçeğin ne olduğuyla ilgili fikirleri de film ilerlerledikçe benzer bir hazin sonla karşılaşır(benim için; izleyiciden kasıt benim, kendi adıma konuştum). Bir kutsal kitap gibi sayfalarına sondan başlanılmış gibi duran filmde hangi sayfada kalındığını hatırlamak da zorlaşır. Sayfalar bire doğru yaklaştıkça epifiz bezi git gide küçülmeye başlar sanki, körleşmeye başlar insan, ışık yerini karanlığa bırakır tıpkı filmde Jozef' e rehber olan kör makinist gibi. Kendine çizilmiş yoldan, raydan çıkma şansı olmayan veya çıkma şansı, yetisi elinden alınan, gerçeğe hiç ulaşamayacak olan o makinist gibi; rehber olan ama gösterdiği yollarda yürüme şansı olmayan veya o şansı kaybeden o makinist gibi. Yani gerçeğin ne olmadığını bilme ama ne olduğunu bilemeyecek olma durumu; göreceliğin ablukası...
Evet; filmi bir tamlamayla özetleyecek olsam bu "İzafiliğin Ablukası" olurdu. Ve de herkesin görmesi gereken o ayin sekansı olurdu eğer bir kritik nokta seçseydim filmde ;
"Tembel bir adamın tarlasında yürüyordum.
Aptal bir adamın bağından geçiyordum.
Her yeri ısırganlar sarmış ve dikenler kaplamış tüm toprağını
Ve taş duvar paramparça olmuş...
Ellerinizi çırpın ve O'nun adını söyleyin
Mutlu bir sesle.
Adını söyleyin mutlu bir ilahide
Ve çalınan bir trampet sesiyle.
Övgülerinizle eşlik edin.
Hallelujah!
O' na şükredin bir arp ile,
O' na şükredin bir kanun ile,
O' na şükredin davullarla dans ederek,
O' na şükredin çalgılarla ve flütle,
Şükredin O' na zillerin tatlı sesiyle,
Şükredin çınlayan simballarla.
Her bir ruh sükretsin O' na.
Hallelujah!
Ellerinizi çırpın ve şarkı söyleyin.
Söyleyin!
Zavallı bir ruh için söyleyin..."
İyi seyirler dilerim...
Anne! filmine yorum yazdı:
Darren Aronofsky’ nin "The Fountain" filmiyle paralellik gösteren bir konusu, metni, teması, anlatımı var. Ama film evreni ve yaratılışı metaforla değil alegoriyle anlatmakta; çok fazla metafor kelimesi geçmiş yorumlarda, bundan dem vuran ve bunu espri içinde kullanmaya çalışanlar olmuş ama işin aslı alegorik anlatımda kullanılan metaforlar olmalıydı...
Neyse spoilerle karışık filmle ilgili birşeyler söylemek gerekirse(spoilerla karışık bir anlatım yolunu seçtim, alegorik değil ;) ) ; film izlenirken Büyük Patlama, Adem’in yaratılışı, yasaklar, cennet-cehennem-araf katları, Habil-Kabil rivayeti ve Kabil’ in alnına kazınan günahı, insan-tanrı arasındaki o bağ ve o kopuş felsefi bir dille anlatılmış. Hangi felsefi dil derseniz de Nietzsche’ nin "Bengi Dönüş" kavramına atıfta bulunarak anlatılmış ki Aronofsky’nin 3 boyutlu zamana vurgu yaptığı "The Fountain"de de aslında bengi dönüş kavramının esintileri vardı.
Filmde kadın karakter için Gaia, toprak ana, doğa, Meryem benzetmesi yapılab ... DevamıDarren Aronofsky’ nin "The Fountain" filmiyle paralellik gösteren bir konusu, metni, teması, anlatımı var. Ama film evreni ve yaratılışı metaforla değil alegoriyle anlatmakta; çok fazla metafor kelimesi geçmiş yorumlarda, bundan dem vuran ve bunu espri içinde kullanmaya çalışanlar olmuş ama işin aslı alegorik anlatımda kullanılan metaforlar olmalıydı...
Neyse spoilerle karışık filmle ilgili birşeyler söylemek gerekirse(spoilerla karışık bir anlatım yolunu seçtim, alegorik değil ;) ) ; film izlenirken Büyük Patlama, Adem’in yaratılışı, yasaklar, cennet-cehennem-araf katları, Habil-Kabil rivayeti ve Kabil’ in alnına kazınan günahı, insan-tanrı arasındaki o bağ ve o kopuş felsefi bir dille anlatılmış. Hangi felsefi dil derseniz de Nietzsche’ nin "Bengi Dönüş" kavramına atıfta bulunarak anlatılmış ki Aronofsky’nin 3 boyutlu zamana vurgu yaptığı "The Fountain"de de aslında bengi dönüş kavramının esintileri vardı.
Filmde kadın karakter için Gaia, toprak ana, doğa, Meryem benzetmesi yapılabilir ama bana daha çok tanrının dişil ve eril yönlerini çağrıştırdı. Ying ve yang enerjisi gibi bir nevi. Üretken olan, şefkatli, naif, doğa anayla da ilişkilendirilen tanrıça ve kuralcı, yaratan ve yıkan, cezalandıran-bağışlayan tanrı. Veyahut Yehova; tanrının gazaba uğratan, helak eden, cezalandıran, tufanlar yaratan yüzü. Veyahut Elohim; merhametli, bağışlayan yüzü... Pagan kültüyle sentezlenmiş "The Fountain"in aksine bu filmde Yehova-Elohim’in merkezde olduğunu düşündüğümden filmdeki tanrı-tanrıça rollerinin aslında bu iki kavramı işaret ettiğini düşünüyorum. Nedenini birkaç şeyi belirttikten sonra açıklayacağım. Aronofsky kırılması gerektiğini düşündüğü bir tabuyu ortaya atmış gibime geldi çünkü :)
Aronofsy evrenin, insanın neden yaratıldığını değil "niçin" yaratıldığını kendi bakış açısıyla anlatmış; araya çok fazla değişken sokmamaya çalışarak. Mesela melek veya iblis kavramlarına herhangi bir gönderme olmadan, filmde bu kavramlara değinmeden, aslında araya hiçbir aracı sokmadan tanrı-insan ilişkisini anlatmış. Dinin kitleleri nasıl yönlendirdiğini, nasıl tabu-put haline geldiğini, tüm düzeni bir anda nasıl kaosa çevirebileceğini ve de kültlerin- bilinmeden inanılan, bilinmeden inanıldığından aslında inançtan sayılamayacak o refleks haline gelmiş ritüellerin- nasıl dogmalara dönüştüğünü alegoriyle( metafor değil:) ) resmetmiş tanrının iki yönüne vurgu yaparak. İşte filmde kırılması için ortaya attığı tabu da tanrının dişil yönünü kadın karakterimiz J. Lawrence’a değil erkek karakterimiz J.Bardem’e , eril yönünü erkek karakterimizJ.Bardem’e değil kadın karakterimiz J.Lawrence’a yüklemesidir... Şekilciliğe, önyargıya alışık olan bizler şemalarımıza uygun olması için eril veya dişil denince aklımıza geleni erkeğe-kadın profiline yükleriz, ona onda olmayan anlamlar katarak anarız, tanrının eril avatarı erkeğe, dişil avatarı kadına çağrışım yapar çünkü tabulaşmış şemalarımızdan dolayı. Ama filmde roller bazen iç içe geçip kesin ayrılmasa da ağırlıklı olarak tabularımızın tersine kanalize edilmeye çalışılmakta film boyu. Filmden bir örnek vereyim; yeni doğan bebeğin ölüp yenilmesi İsa’nın "Son Akşam Yemeği"ni çağrıştırmıştır herkese ama sonrasında bu ritüele katılan insanlar gazaba uğrar. Çünkü İsa’yı öldürmüşlerdir. Peki İsa çarmıhta kime seslendi? Yehova? Hayır; "Eloi, Eloi; lama elachtani?" derken (ki hakkında çok şey yazılacak bir soru, bir sitemdir ve de bir merhamet kendini ölüme götürenlere karşı) tanrıdan kendisine ve tanrının gözünde kafir, cahil olanlara karşı merhamet istemiştir, gazap değil fakat filmde erkek karakterimiz affetmek isterken( Elohim) kadın karakterimiz yani Yehova tüm evreni tekrar düzene gireceği zamana kadar küle çevirmiştir... Ve sonrası da aslında nedenleri öğrenmeye çalışırken "niçin"lere mutlak cevap veremeyen insana bir gönderme niteliğindedir. Ve de diyalektikten ziyade manihist bir kafayla düşünen, zıtlıkları bir arada bulundurmada zorlanan bizlere Yehova’nın göğsünden çıkan sevgiyle bambaşka bir tabumuzu daha hatırlatır...
Kendi tanrı algımızla tanrının bizi niçin yarattığına vereceğimiz her cevap aslında bizim amaç-sonuç ilişkisinde varmak istediğimiz sonuca uygun, izafi cevaplar olacaktır... Niçin yaratıldığımızın cevaplarını bulabilmek dileğiyle, iyi seyirler. 8.5/10
Death of a Man in the Balkans filmine yorum yazdı:
Çok fazla duyulmamış fakat kült olacağına inandığım( ilk inanan benim, kültlüğe ilk adım ) bir film; Balkanlarda Herhangi Bir Adamın Ölümü .
Tek bir açıdan çekilen (kompozitör Matic`in ölümüne tanıklık eden web kameranın gözünden ) ve tek mekanda geçen bir kara mizah filmi.
Film; toplumsal, ideolojik, hiyerarşik, bireysel, bürokratik yozlaşmayı her saniye hicvetmekte ama türevlerinden ayrıldığı bir nokta var. [spoil] İntihar edeni ilk komşular fark eder ve yaşam standartını kendileriyle, toplumla kıyaslayıp neden i kendilerince cevaplamaya çalışırlar( saf çıkarcı etiğe kanalize olan bir ivmeyle). Sonra mezarcı gelir; neden veya başka bir nedenle ilgilenmez, onun için ceset önemlidir. Neden öldüğünü sorgulamaz, öldüğünü bilmesi kafidir. Saatler sonra gelen sağlık ekibi nasıl öldüğüyle ilgilidir. En son gelen emniyet mensupları için ise olay mahali ve olay mahalinde yaşanma ihtimali olan olanlar ... Peki Matic ( web kamerayı bilerek açık bıraktı ... DevamıÇok fazla duyulmamış fakat kült olacağına inandığım( ilk inanan benim, kültlüğe ilk adım ) bir film; Balkanlarda Herhangi Bir Adamın Ölümü .
Tek bir açıdan çekilen (kompozitör Matic`in ölümüne tanıklık eden web kameranın gözünden ) ve tek mekanda geçen bir kara mizah filmi.
Film; toplumsal, ideolojik, hiyerarşik, bireysel, bürokratik yozlaşmayı her saniye hicvetmekte ama türevlerinden ayrıldığı bir nokta var. [spoil] İntihar edeni ilk komşular fark eder ve yaşam standartını kendileriyle, toplumla kıyaslayıp neden i kendilerince cevaplamaya çalışırlar( saf çıkarcı etiğe kanalize olan bir ivmeyle). Sonra mezarcı gelir; neden veya başka bir nedenle ilgilenmez, onun için ceset önemlidir. Neden öldüğünü sorgulamaz, öldüğünü bilmesi kafidir. Saatler sonra gelen sağlık ekibi nasıl öldüğüyle ilgilidir. En son gelen emniyet mensupları için ise olay mahali ve olay mahalinde yaşanma ihtimali olan olanlar ... Peki Matic ( web kamerayı bilerek açık bıraktığı varsayımı ağır bastığından) neden kendini öldürdü? Binbir türlü sebep sıralanabilir, yüksek ihtimalli sebepler öne sürülebilir fakat nedenin bir önemi yoktur sonuç ölümse... Çünkü ölmenin inbir türlü yolu vardır zaten hayatta. Web kameradan tanıklık eden sadece pc değildi, çünkü neden i önemsemedi Matic, çünkü intiharın neden inin olmadığının, amaç ı olduğunun farkındaydı.. Ve Matic`in amacı neden in değil niçin in cevabını olaylara tanık olanlara bırakmaktı...
Yorum yazma amacım da bu az bilinen şahesere daha fazla kişinin tanıklık etmesi, Matic gibi... İyi seyirler .
- Heidegger
Film gerçekten de terk edilmiş, terk ettirilmiş bir grup insan arasında geçmekte.Doğal olarak tasa dolu bir ortamda. Başlangıç ve sonu keskin çizgilerle belirlenmemiş bir zamanda, bir ara-kesitte; varoluştaki o mahiyetin veya özün ağırlığı altında, teori- pratik, irade- norm çatışmasının her an hissedildiği bir film.
İzlerken; geçmiş suçları ve ıslah evinden sonraki tavırlarıyla amacı arasında tezatlar oluşturan bir gencin papaz olma yolunda ve sonrasında attığı her adımda izleyiciyi de ekranda paradoksal durumlara, sorulara maruz bıraktığını fark edebilirsiniz. Zaten bir süre sonra da niyet; içinden çıkılması, cevaplanması zor bir bilmeceye dönüşür. Kapalı bir toplumda, iç içe geçmiş din-siyaset ortamında, daha doğrusu her çağda politikanın kötüye kullandığı ( ve belki de yayılması, kullanım amacı, enformasyonu bu nedenle bu kadar yoğun...) inanç sistemlerini, toplumdaki olay ... Devamı
- Heidegger
Film gerçekten de terk edilmiş, terk ettirilmiş bir grup insan arasında geçmekte.Doğal olarak tasa dolu bir ortamda. Başlangıç ve sonu keskin çizgilerle belirlenmemiş bir zamanda, bir ara-kesitte; varoluştaki o mahiyetin veya özün ağırlığı altında, teori- pratik, irade- norm çatışmasının her an hissedildiği bir film.
İzlerken; geçmiş suçları ve ıslah evinden sonraki tavırlarıyla amacı arasında tezatlar oluşturan bir gencin papaz olma yolunda ve sonrasında attığı her adımda izleyiciyi de ekranda paradoksal durumlara, sorulara maruz bıraktığını fark edebilirsiniz. Zaten bir süre sonra da niyet; içinden çıkılması, cevaplanması zor bir bilmeceye dönüşür. Kapalı bir toplumda, iç içe geçmiş din-siyaset ortamında, daha doğrusu her çağda politikanın kötüye kullandığı ( ve belki de yayılması, kullanım amacı, enformasyonu bu nedenle bu kadar yoğun...) inanç sistemlerini, toplumdaki olaylara müdahalesi, yönlendirmesi ve tahribatını taşradaki bir avuç aynı acıyı paylaşan insanlar üzerinden anlatan filmde; tradisyonel ve fundamentalist görüşlere tamamen aykırı bir mizaca sahip bir insanın baskılanmış bir toplum için büründüğü katharsis görevine şahit olmak güzel bir deneyim.
Filmin adının neden böyle seçildiğiyle ilgili görüşümü ise filmin sondan bi önceki sahnesi şekillendirdi. Antik Çağ’da, vücudunda, hakikatleri söylediği için aldığı yaraların çarmıhta sergilendiği bir İsa heykelinin önünde postmodern çağın bir temsilini oluşturan o başkarakterin vücudunu sergilemesi... Bir nevi kurumsallaşmış, bürokratikleşmiş, politikleşmiş, inananların tüketici yerine konulduğu, bir pazar haline gelmiş inanç sistemlerinde artık İsa’nın kanı ve eti de artık tek kullanımlık tüketim ürünleri... İçi boşaltılmış, ritüel sanılan bir dizi kopya eylemi kendi kaybolmuş bedeninle prostesto...
İzledikten, okuduktan, yaşadıktan sonra ( gerçi okurken veya izlerken de yaşanır aslında :) ) iz bırakan şeyleri seviyorsanız izlemenizi öneririm. 9/10