Happy End filmine yorum yazdı:
...Yaşam dediğin yürüyen bir gölge,
Bir garip oyuncu;
Bir hışım sahnede dolanıp boy gösteriyor;
Sonra haber çıkmıyor zavallıdan ...
Kara Gökkuşağının Ötesi filmine yorum yazdı:
Tek güzel yanı soundtrackları olan filmsi. Anlaşılması veya yorumlanması zor olan bir senaryosu yok, sadece anlamak için çaba sarf edilemiyo, siz isteseniz de beyniniz bu ihaneti size yapmamak için direniyo; işte filmi anlaşılmaz kılan da filmin kendisi değil yazık olacak olan emek için düşünmeye ket vuran zihniniz oluyo.
Her yerde görmeye alıştığımız Horus'un gözü, piramit gözü, illuminati sembolleri, ille de münati zımbırtısı bolca kullanılmış. Zihin kontrolü, subliminal mesaj gibi göndermeleri var ama sadece bir zımbırtıyı ciddiye alan karşıt zımbırtı olmuş bu film ( karşıt zımbırtı; felsefi bir terim bu arada,ben buldum). Simülasyon evreni, kaos-düzen, new age gibi bir kümülatif durumu tek çırpıda anlatamamayı başaran, flashbacklerle varoluşa kadar giderken yanına izleyiciyi almayı unutan, müthiş final sahnesiyle bize "Gerçek Kesit" i hatırlatan harika bir deneysel film .
Bu filmde sorulması gereken tam tersi aslında; bu film izleyiciyi anlamış mı?
Jungle Child filmine yorum yazdı:
Film gerçekten çok kaliteli; belgeselvari anlatımı, başarılı oyunculukları, doğal ortamı yansıtmakta başarılı olan sinematografik öğeleriyle gerçekten iyi işlenmiş bir yapım. Bir filoloğun Batı Papua'da Fayu Kabile'sinin dilini araştırmak için ailesiyle birlikte yerlilerin içinde yaşadıklarını konu alan film; Sabine karakteri üzerinden şekillenmekte. Modern dünya ve orman hayatı arasındaki etik anlayışın, hakikatin, normların arasında gerçek huzuru arayan bir kız çocuğunun şekillenen kendi dünyasını, değerlerini sade bir dille ve muazzam bir mekanda anlatan sade bir film.
Filmin sonunda filmi bana önerenle filmin çevirisini yapan kişinin aynı olduğunu, değerli ablam Fügen Atasoy olduğunu da öğrendim :) İyi seyirler dilerim.
Yatterman filmine yorum yazdı:
Öncelikle belirtmek gerek ki "Yattaman" ın animesini izlemedim, içeriği hakkında bir fikrim olmadan, filmin yönetmeni Takashi Miike olduğu için izledim. Bir anime, manga veya kitap ya da bir PC oyunun uyarlamasının beyaz perdede beklentileri karşılayamadığı(!) sinema dünyasına ithafen bu eserin her türlü beklentiyi karşılayan; özellikle Japon kültürüyle, animeleri, mangaları, mizah anlayışlarıyla haşır neşir olan insanlar için gerçekten arşivlenecek bir yapım olduğunu belirtmekte fayda var. Filmi izleyince fark edeceksiniz ki ilk sahnelerden itibaren film zaten anime, mangaları da tiye almakta animevari efektleri, tepkileri olağanüstü bir çalışmayla filme aktarırken. Yani beslendiği kaynağı bile tiye alan bir yapım. Zaten Takashi Miike' nin hayal dünyasının sınırını kestiremeyen seyirci için olağanüstü, Takashi için olağan bir adım sinema dünyasında bu anime uyarlaması :)
The Bunker filmine yorum yazdı:
Der Bunker; izlediğim en sıra dışı filmlerden biri oldu diyebilirim. Mekan, makyaj ve kostüm tasarımlarıyla Almanlar' a özgü o gotik atmosferi gayet iyi yansıtmış, o kadar ki sadece afişe bakıp bir bu filmin hangi ülkede yapıldığını tahmin etmeye çalışınca ne kadar başarılı oldukları delillendirilmiş de oluyo :)
Filmle "Kynodontas" ın fantastik ve mizahi öğelerle renklendirilmiş versiyonu denilebilir. Derinlik olarak "Kynodontas" kadar diplere götüren bir anlatısı olmasa da eğitim sistemine kendine özgü diliyle getirdiği eleştiriler, yaratılan otonom bölge, koşullanma- öğrenme arasında izleyiciyi o ince çizgiyle yüzleştirmesi Yorgos Lanthimos evrenini veya otonom bölgesini ya da banliyösünü hatırlatmakta. Hikayeye eklenen -doppelganger mı, batıl inanç mı, alter ego mu denir artık- anne figürü ve açık uçlu kurgusu,konusu ve de çok ama çok başarılı finali de filmi türevlerinden ayıran unsurlar.
Sinema severlerin bu az bilinen yapıma şans vermeleri gerektiğini düşünüyorum, gerçekten far ... DevamıDer Bunker; izlediğim en sıra dışı filmlerden biri oldu diyebilirim. Mekan, makyaj ve kostüm tasarımlarıyla Almanlar' a özgü o gotik atmosferi gayet iyi yansıtmış, o kadar ki sadece afişe bakıp bir bu filmin hangi ülkede yapıldığını tahmin etmeye çalışınca ne kadar başarılı oldukları delillendirilmiş de oluyo :)
Filmle "Kynodontas" ın fantastik ve mizahi öğelerle renklendirilmiş versiyonu denilebilir. Derinlik olarak "Kynodontas" kadar diplere götüren bir anlatısı olmasa da eğitim sistemine kendine özgü diliyle getirdiği eleştiriler, yaratılan otonom bölge, koşullanma- öğrenme arasında izleyiciyi o ince çizgiyle yüzleştirmesi Yorgos Lanthimos evrenini veya otonom bölgesini ya da banliyösünü hatırlatmakta. Hikayeye eklenen -doppelganger mı, batıl inanç mı, alter ego mu denir artık- anne figürü ve açık uçlu kurgusu,konusu ve de çok ama çok başarılı finali de filmi türevlerinden ayıran unsurlar.
Sinema severlerin bu az bilinen yapıma şans vermeleri gerektiğini düşünüyorum, gerçekten farklı bir deneyim olacaktır. Çok fazla beklenti olmasa da beklenirken kaçırılması da yazık olur diye kendinizi güdüleyerek izleyebilirsiniz :) ...8/ 10
The Guard filmine yorum yazdı:
Filmin yönetmeni J. Michael McDonagh; " In Bruges", "Six Shooter" gibi filmlerin yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Martin McDonagh' ın kardeşi. İzlerken zaten benzer üslupları göze çarpmakta. Kara mizah, soğuk kanlıca tiye al(ın)malar, absürd diyaloglar galiba kardeşlerin vazgeçilmez öğeleri. Bu film; göndermelerinden dolayı bana biraz da "Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam" filmini anımsattı. Genel olarak; toplumsal, tarihsel ve bireysel önyargılarla bezeli mizahıyla gerçekten çok ama çok özgün bir yapım. Filmin çoğu diyaloğunda kahkaha atmamak elde değil, istemsizce güldüğünüzü fark ediyosunuz zaten izlerken :) En güzel diyaloglardan biri de galiba insanların FBI ajanına, bulunduğu birlikten dolayı verdikleri tepkilerdi ki ( peh, uyuşturucu...) gülmeye ihtiyacınız varsa izlemenizi tavsiye ederim. 85/100
Aşka Maruz filmine yorum yazdı:
Sion Sono’ nun "Nefret Üçlemesi" nin ilk ayağı olan "Love Exposure", yönetmenin- senaristin diğer filmlerine benzer motiflere sahip. Psikoseksüel kuramla, tanrı(ça)- ebeveyn- din adamları figürleriyle, personalarla, çocukluk travmalarıyla, keşmekeş kurgusuyla nevi şahsına münhasır bir film. Sion Sono’ nun filmografisindeki kurgu, içerik ve izleyiciye bırakılan yorum kısmı Gaspar Noe ve Ethan& Joel Kardeşleri çağrıştırmakta bana, daha doğrusu bu iki üslubun karması gibi.
Film; aslında ne kadar anime-mangaları, turistleri, teknolojileri, harakirileri(!), onurları, disiplinleriyle tanınsalar da kapalı olan, ağır eğitimlerle- fundamentalist öğelerle disipline edilen, çalışma ahlakları ve düzenleri kapitalizm tarafından sömürülen, suistimal edilen Japon toplumunun karanlık yönlerini, bilinçaltını gözler önüne sermekte( Sion Sono bunu hep yapıyor.). Baba- din adamı figürleri arasında rahipliği seçen babasının yeni rolüne razı gelerek kendi olmaktan vazgeçip, o rolün arkasına saklanan ebevey ... DevamıSion Sono’ nun "Nefret Üçlemesi" nin ilk ayağı olan "Love Exposure", yönetmenin- senaristin diğer filmlerine benzer motiflere sahip. Psikoseksüel kuramla, tanrı(ça)- ebeveyn- din adamları figürleriyle, personalarla, çocukluk travmalarıyla, keşmekeş kurgusuyla nevi şahsına münhasır bir film. Sion Sono’ nun filmografisindeki kurgu, içerik ve izleyiciye bırakılan yorum kısmı Gaspar Noe ve Ethan& Joel Kardeşleri çağrıştırmakta bana, daha doğrusu bu iki üslubun karması gibi.
Film; aslında ne kadar anime-mangaları, turistleri, teknolojileri, harakirileri(!), onurları, disiplinleriyle tanınsalar da kapalı olan, ağır eğitimlerle- fundamentalist öğelerle disipline edilen, çalışma ahlakları ve düzenleri kapitalizm tarafından sömürülen, suistimal edilen Japon toplumunun karanlık yönlerini, bilinçaltını gözler önüne sermekte( Sion Sono bunu hep yapıyor.). Baba- din adamı figürleri arasında rahipliği seçen babasının yeni rolüne razı gelerek kendi olmaktan vazgeçip, o rolün arkasına saklanan ebeveyni için "sapık" lığı seçen Yu Honda üzerinden şekillenen hikaye; Tosatsu gibi absürd bir felsefe, mizah ve dramla şekillenir. Tosatsu, Kung-Fu felsefesinden yararlanıp hayatı anlamlandırmak için bu gücü etek altı fotoğrafçılık için kullanma sanatı, yani Sion Sono’ nun demeye çalıştığı şey, tam da anlatmaya çalıştığı şey. Tüm değerlerin aslında bir sistem önünde yerle bir oluşu, amaca hizmet eden araçlar haline gelişi...Neyse devam edelim; bayağı uzun süreli bu filmi izlenir kılan öğelerden biri de kuşkusuz sınır tanımayan absürd mizahi yönü ama konusu, merak uyandıran bir kurguyla birleşince asıl unsuru oluştururlar.
Gerçeklikle baş etmek için geleneksel yollara, personalara( Sasori karakteri ), fundamentalist yöntemlere( "sapıklık"ın tüm toplumlarda, dinlerde yeri olmasa da bir rahibi rahip yapan öğelerden biri olan günah çıkarma seansları için "sapık" olup günah çıkarmak bir fundamentelist anlayıştır veya bir arketip) başvuran Yu’ nun grubu, hakikate ulaşma vaadiyle insanları inisiyasyon aşamalarından geçirip Kast Sistemi gibi sınıflayan yeni akım "Sıfır Kilise"yi temsil eden Aye’nin grubu ve de iki zıt düşünce arasında hakikat çıkmazında kalan Yoko oluşturmakta hikayenin en temel hatlarını. Tabi bu gerçeğe nasıl ulaşıldığını da -eğer izlerseniz- film dolaylı yollardan da olsa (mesela etek altı fotoğrafçılık, ereksiyonla bağdaşlaştırılan aşk-sevgi vs...) izleyiciye aktarmayı başarmakta, uzun süresine rağmen.
Nefret Üçlemesi’ ni merak ettiğim için izlediğim bir filmdi aslında, bu üçlemenin ikinci ayağı olan Coldfish daha çekici gelse de kronolojik sırayla izlemek istedim. Gerçekten sıradan insanlardan, aslında geçmişleri sıra dışı kendileri sıradan olmaya çalışan insanların nasıl ve neden ve niçin cellada dönüştüklerini aşamalı olarak anlatan bu ilk film "Nefret" isminin hakkını ve diğer filmler ile ilgili ipuçlarını verdi. İzlemek isterseniz eğer süresinden korkmadan izleyebilirsiniz.
Flanders filmine yorum yazdı:
İzlediğim 3. Bruno Dumont filmi oldu. "L' humanite" ve ",La vie de Jesus" filmlerinde olduğu gibi minimal öğelere, soğuk ve biraz bunaltıcı atmosfere, benzer çekim tekniklerine ( kişiden çok mekan odaklı) az diyalog, durgun mizaçlı karakterler, saf şiddet ve salt cinsellik gibi durumlara ve de boşluklar dolu senaryoya yer verdiği, izlemesi zor olan bir Dumont filmi, süresini uzun tutmama sebebi de yönetmenin kendisini iyi tanıyor olmasından dolayı olsa gerek. :)
Soğuk ve tenha olan, insanların tarım ve hayvancılıkla uğraştığı ufak bir kasabada çocukluktan beri bir arada büyüyen gençlerin savaşa gitmeden önceki, svaş sırası ve savaştan döndükten sonraki ruhsal durumlarına odaklanan, "L' humanite" filminde olduğu gibi ahlak anlayışlarını, farklı değişkenleri araya harmanlayarak dost-sevgili-bağ-sadakat arası ilişkileri irdeleyen bir film. Çocukluk arkadaşlarının sıradan bir eylem gibi cinsel birliktelikleri, söylenmemiş gerçeklerin tozla kaplandığı bir zamanda aynı bölükte görev alacak ... Devamıİzlediğim 3. Bruno Dumont filmi oldu. "L' humanite" ve ",La vie de Jesus" filmlerinde olduğu gibi minimal öğelere, soğuk ve biraz bunaltıcı atmosfere, benzer çekim tekniklerine ( kişiden çok mekan odaklı) az diyalog, durgun mizaçlı karakterler, saf şiddet ve salt cinsellik gibi durumlara ve de boşluklar dolu senaryoya yer verdiği, izlemesi zor olan bir Dumont filmi, süresini uzun tutmama sebebi de yönetmenin kendisini iyi tanıyor olmasından dolayı olsa gerek. :)
Soğuk ve tenha olan, insanların tarım ve hayvancılıkla uğraştığı ufak bir kasabada çocukluktan beri bir arada büyüyen gençlerin savaşa gitmeden önceki, svaş sırası ve savaştan döndükten sonraki ruhsal durumlarına odaklanan, "L' humanite" filminde olduğu gibi ahlak anlayışlarını, farklı değişkenleri araya harmanlayarak dost-sevgili-bağ-sadakat arası ilişkileri irdeleyen bir film. Çocukluk arkadaşlarının sıradan bir eylem gibi cinsel birliktelikleri, söylenmemiş gerçeklerin tozla kaplandığı bir zamanda aynı bölükte görev alacak olan kasabalı gençlerin kiminle, kime karşı, gidecekleri yeri bile bilmeden girecekleri bu savaşta; savaşa başlandığı andan itibaren amacın tüm ahlakı ve vicdanı bir kenara bırakarak hayatta kalmak ve kendilerinden olmayan, tanımadıkları, ne için öldürmeleri, düşmanlık gütme sebeplerini bile bilmeden saldırdıkları o insanları kendi amaçları doğrultusunda köle, sex nesnesi veya sadece birer nesne görmek amacıyla herşeyin mübah görüldüğü gerçeği, savaşın o değişmeyen acımasız gerçek yüzünü, aslında herkesin yanına vicdanı, inancı, izafi de olsa etik anlayışını almadan yola çıktığını, Dostoyevski'nin de tabir ettiği gibi mübah olabilmesi için ortadan kalkması gereken Tanrı'yı bir kenara bırakan insanların gerçek yüzlerini gösterir. Dost ya da sevgili arasında veya tanımadığı insanlarla da sıradan bir eylem gibi kısa süreli cinsel birliktelikler yaşayan Barbe ise dostlarından ayrı kalınca o da kendi hakikat ve yalnızlık savaşını verir cepheden uzak da olsa. Gidenlerin çoğu dönemese de tekrar bir araya gelindiğinde savaş sonrası; savaşta aktif rol oynayıp oynamamanın bir öneminin kalmadığına, gidenlerin de kalanların da neler kaybettiğini ya da savaşın( o otonom bölgenin, mübahlar başkentinin) kimlere kendileri hakkında ağır gelecek gerçekleri bombalar, kurşunlar orkestrasıyla haykırdığına tanık oluruz.
Bruno Dumont filmleriyle Harmony Korine filmleri; Korine'nin aşırı deneysel çalışmaları dışında benzer. İki yönetmenin de filmlerini izlediğimde " Ne izledim, ne mana çıkarmam lazımdı, bi anlamı var mıydı, düşündüklerim abesle iştigal mi, yönetmen bunca boşluğu neden bize yüklemiş, ne düşünüp yazsam da sanki ipin ucunu bir türlü yakalayamayacağım, vb." sorularla, sorunlarla karşılaşıyorum. Ama nedense iki yönetmenin filmlerini de sonrasında neler olacağını az çok kestirmeme, tahmin etmeme rağmen izleme istediği duyduğumu fark ediyorum.
Bu tarz filmlere "Bol Kopuklu" filmler diyorum, yönetmenler filmi a'dan z'ye ayrıntılı anlatmak yerine, bol kopuklu bir kahve ikram ediyor izleyene, seviyorsanız eğer bu tadı Korine ve Dumont filmografilerine göz atabilirsiniz. ( Özellikle Julien Donkey-Boy gibi duyarsızlaşmış ve izafi duyarlı tutum sergileyenlere yöneltilen ağır gerçekleri, sahte toplumsal vicdanı aşağılayan, gerçek manada gerçekleri söyleyen, rahatsız edici bu filmi izleyebilirsiniz.)
100 Meters filmine yorum yazdı:
Ramon Arroyo' nun hayatına dahil olan MS' den sonra yaşadıklarının anlatıldığı; gerek oyunculukları, gerek müzikleri, gerek görselliği ve de bittikten sonra düşündürdükleriyle gerçekten muazzam işlenmiş bir biyografik eser.
Yönetmen; karanlık atmosferlere, dibe vurmuş karakter profiline başvurmaktan ziyade hayatı tiye almasını da bilen rollerle, manzara ağırlıklı sekanslarla aslında- filmin sonunda da belirtildiği üzere- bir kişinin hayatından bir kesiti anlatmamış. Savaşması, direnmesi, pes etmemesi gereken insanlara kalan metanetlerini kaderlerine razı gelerek tüketmemelerini öğretecek, bir ışık, bir el, bir göz, bir ayak, bir baston olacak bir çalışma, umut aşısı denemiş. Ve de gayet başarılı olmuş.
Ramon' la empati kurmak hastalıklarımızın kısaltılmış adlarındaki benzerlikten dolayı zor olmadı, ama Ramon' un nasıl başardığını düşünmek hala zorluyor... Hastanelerin ayakta tedavi ünitelerinde alınan anti-tnf' ler; normal olmaya çalıştıkça hasta olduğunun, hasta olduğunu kabul ettik ... DevamıRamon Arroyo' nun hayatına dahil olan MS' den sonra yaşadıklarının anlatıldığı; gerek oyunculukları, gerek müzikleri, gerek görselliği ve de bittikten sonra düşündürdükleriyle gerçekten muazzam işlenmiş bir biyografik eser.
Yönetmen; karanlık atmosferlere, dibe vurmuş karakter profiline başvurmaktan ziyade hayatı tiye almasını da bilen rollerle, manzara ağırlıklı sekanslarla aslında- filmin sonunda da belirtildiği üzere- bir kişinin hayatından bir kesiti anlatmamış. Savaşması, direnmesi, pes etmemesi gereken insanlara kalan metanetlerini kaderlerine razı gelerek tüketmemelerini öğretecek, bir ışık, bir el, bir göz, bir ayak, bir baston olacak bir çalışma, umut aşısı denemiş. Ve de gayet başarılı olmuş.
Ramon' la empati kurmak hastalıklarımızın kısaltılmış adlarındaki benzerlikten dolayı zor olmadı, ama Ramon' un nasıl başardığını düşünmek hala zorluyor... Hastanelerin ayakta tedavi ünitelerinde alınan anti-tnf' ler; normal olmaya çalıştıkça hasta olduğunun, hasta olduğunu kabul ettikçe normalleşmeye çabalamanın, doktorların uyardığı o düşme ihtimali olan hayat standartının ne manaya geldiğinin bilincine varmanın; kararan, belirsizleşen geleceğin kararttığı zihnini, o karanlık zihnin seyrinde ataklarında düzensizlikler yarattığı hastalığını tetiklediği kısır döngüye hapsolmanın, yani ayağa kalkılmazsa gidilecek yolların benzer olduğu, yazgının değişmesi için inancın, umudun, sevginin elzem oluşuna vurgu yapan bir film. Sızlanmanın, teslim olmanın, boyun eğmenin, balçıkla kaplı karanlık yollara mahkum kalmanın sadece bir tercih olduğunu söyleyen bir film.
Yol hep vardır yürümesini bilen için, içsel olarak aslında zaten sahip olmamız gerekenlere sahibiz, ama film sadece buna vurgu yapmıyor. Dışsal olarak sahip olmamız gerekenlerden bahsediyor; sadece süslü sözlerle değil, davranışlarıyla da yürümeye destek olan, o zirveye tırmanma sürecinde eli ezilse de taşın altından elini çekmeyecek olan iyi insanlara sahip olmaktan da bahsediyor...
İyi seyirler dilerim.
They Look Like People filmine yorum yazdı:
Bağımsız film kategorisine konulacak bir yapım olan film; çok fazla şaşırtmıyor, klasik anlatım dışına çok fazla çıkmıyor, süresi kısa görünse de durum ve diyalog ağırlıklı olduğundan biraz sıkıcı da gelebiliyor izlerken ama fondaki rahatsız edici seslerle, gözlere, yüzlere odaklı çekimlerle germeyi başarıyor. Oyuncular çoğu sahnede amatöre yakın performans sergileseler de bu tür ayrıntıları önemsiz kılacak duru bir konusu var.
Biri iç dünyasındaki savaştan, seslerden, kehanetlerden, görüntülerden dış dünyayı kurtarmaya çalışan; diğeri ise özgüveni düşük, korkuyu fiziksel kapasiteyle aşmaya çalışan, iş-ev arası mekik dokuyan, kadınlarla iyi ilişkiler kuramayan, kendini olduğu gibi kabul edemeyip internetten öğrendiği bilgileri bile insan ilişkilerinde kullanmaya çalışacak kadar yitmiş, iç dünyasından çok dış dünyaya hapsolmuş olan bu iki arkadaş-karakter etrafında şekillenen film;hem başlangıç hem de final sahnesiyle ve de bu iki kısmı birleştirmeyi başaran anlatımı, diyaloglarıyla fa ... DevamıBağımsız film kategorisine konulacak bir yapım olan film; çok fazla şaşırtmıyor, klasik anlatım dışına çok fazla çıkmıyor, süresi kısa görünse de durum ve diyalog ağırlıklı olduğundan biraz sıkıcı da gelebiliyor izlerken ama fondaki rahatsız edici seslerle, gözlere, yüzlere odaklı çekimlerle germeyi başarıyor. Oyuncular çoğu sahnede amatöre yakın performans sergileseler de bu tür ayrıntıları önemsiz kılacak duru bir konusu var.
Biri iç dünyasındaki savaştan, seslerden, kehanetlerden, görüntülerden dış dünyayı kurtarmaya çalışan; diğeri ise özgüveni düşük, korkuyu fiziksel kapasiteyle aşmaya çalışan, iş-ev arası mekik dokuyan, kadınlarla iyi ilişkiler kuramayan, kendini olduğu gibi kabul edemeyip internetten öğrendiği bilgileri bile insan ilişkilerinde kullanmaya çalışacak kadar yitmiş, iç dünyasından çok dış dünyaya hapsolmuş olan bu iki arkadaş-karakter etrafında şekillenen film;hem başlangıç hem de final sahnesiyle ve de bu iki kısmı birleştirmeyi başaran anlatımı, diyaloglarıyla fazlaca düşündüren, güzel yorumlara kapı aralayan sade bir yapım. Bağımsız sinema ve korkuyu harmanlamayı başarması da bir diğer iyi tarafı.
Belirtilenden daha uzun bir süreye sahip olduğu hissi verse de izlenirken bu tarz düşük bütçeli, bağımsız filmleri seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. 75/100
Wyatt; dış dünyanın iç dünyasına müdahale edeceği korkusuyla yaşamaya mahkum olduğu paranoyayı, Christian iç dünyasının dış dünyada yer bir olacağı korkusuyla yarattığı fiziksel görüntünün ardındaki korkağı sadece bir hamleyle, doğru bir hamleyle yok ederler... Filmin başındaki korku, o fiziksel ve psikolojik mesafe , o güvensizlik, paranoya tek bir atışla, ayrı dünyaların insanları gibi görünen iki dostun sarılmasıyla son bulur...
Termodinamik olarak maddenin düzene girip soğuduğu bu film atmosferinde bir kasabın parçalardan inekler yapışına şahit olabilirsiniz, uzay olarak da genişleyen değil de daralan uzay-zamanda geçen filmde diyaloglar ve sahneler bile geriye doğru işlenmekte. Tek farkla; psikolojik zaman kavramı, yani geçmişi hatırlayıp geleceğin kestirilemediği zaman kavramı geleceğin hatırlanıp geçmişin bilinmediği o ters formuna bürünmemekte. Öncelik- sonralık, neden-sonuç gibi kavramlar filmde o kadar iyi işlenmiş ve diyaloglar o kadar özenle hazırlanmış ki sondan başa ilerleyen filmde sonralık önceliğin nedeni olmuş. Paradoksal gibi dursa da zaten bu zekice hazırlanmış bağımsız film için "sonuç"un "neden"in "neden"i olması gibi bir durum; bu özgün atmosfere sahip, kendi zaman-mekanında ... Devamı
Termodinamik olarak maddenin düzene girip soğuduğu bu film atmosferinde bir kasabın parçalardan inekler yapışına şahit olabilirsiniz, uzay olarak da genişleyen değil de daralan uzay-zamanda geçen filmde diyaloglar ve sahneler bile geriye doğru işlenmekte. Tek farkla; psikolojik zaman kavramı, yani geçmişi hatırlayıp geleceğin kestirilemediği zaman kavramı geleceğin hatırlanıp geçmişin bilinmediği o ters formuna bürünmemekte. Öncelik- sonralık, neden-sonuç gibi kavramlar filmde o kadar iyi işlenmiş ve diyaloglar o kadar özenle hazırlanmış ki sondan başa ilerleyen filmde sonralık önceliğin nedeni olmuş. Paradoksal gibi dursa da zaten bu zekice hazırlanmış bağımsız film için "sonuç"un "neden"in "neden"i olması gibi bir durum; bu özgün atmosfere sahip, kendi zaman-mekanında kendi izafi mantık, etik kurallarını kabul ettiren filmde fazlaca mantıklı gözükmekte:)
Bağımsız, deneysel filmleri seviyorsanız eğer izlemeniz gereken filmler arasında diye düşünüyorum. Mr. Nobody veya Memento' dan çok ama çok farklı bir zaman kavramı işlenmekte. Tüm zaman oklarının aynı yöne gitmediği veya aynı yönden gelmediği o uzay-zamanı tahayyül ederek izlemenizi öneririm. Ve de ismi işlenişiyle bu kadar uyumlu film azdır; en mutlu son hiç başlamamış olan der gibi...