1 ay önce
Undertone filmine yorum yazdı:
Letterboxd: burakturk0
Yardım Çağrısı filmine yorum yazdı:
2026'nın 5. Filmi; Send Help
Sorun filmde değil, bende.
Doctor Strange in the Multiverse of Madness gibi problemli bir filmden sonra Sam Raimi için özüne dönmüş diyebiliriz. Özüne dönmüş dönmesine ama ben Raimi’nin komedisini bir türlü sevemiyorum. Sadece komedisi de değil, karakterlerin absürt davranış ve motivasyonları da bana geçmiyor.
Doctor Strange’i saymazsak, son filmi Drag Me to Hell’i izlerken düşündüklerimin aynını düşündüm Send Help’i izlerken. İzliyorum, bir şekilde kendini sıkmadan izletmeyi de başarıyor ama çok fazla sorun var. Korku yok, tamam; ama korkunun komedisi de bana geçmiyor. Aynı şekilde karakterlerin motivasyonları, ani ruh hali değişimleri de bir noktadan sonra tekrara düşmeye başlıyor.
Ancak şu bir gerçek ki Sam Raimi’nin yönetmenliği, oyuncuların performansları ve kimyaları bu filmi ayakta tutuyor, en azından benim için öyle; çünkü türü seven zaten sevecekti. Bunun haricinde eğlenceli bir film olduğunu da kabul ediyorum, özellikle daha önce izlem ... Devamı2026'nın 5. Filmi; Send Help
Sorun filmde değil, bende.
Doctor Strange in the Multiverse of Madness gibi problemli bir filmden sonra Sam Raimi için özüne dönmüş diyebiliriz. Özüne dönmüş dönmesine ama ben Raimi’nin komedisini bir türlü sevemiyorum. Sadece komedisi de değil, karakterlerin absürt davranış ve motivasyonları da bana geçmiyor.
Doctor Strange’i saymazsak, son filmi Drag Me to Hell’i izlerken düşündüklerimin aynını düşündüm Send Help’i izlerken. İzliyorum, bir şekilde kendini sıkmadan izletmeyi de başarıyor ama çok fazla sorun var. Korku yok, tamam; ama korkunun komedisi de bana geçmiyor. Aynı şekilde karakterlerin motivasyonları, ani ruh hali değişimleri de bir noktadan sonra tekrara düşmeye başlıyor.
Ancak şu bir gerçek ki Sam Raimi’nin yönetmenliği, oyuncuların performansları ve kimyaları bu filmi ayakta tutuyor, en azından benim için öyle; çünkü türü seven zaten sevecekti. Bunun haricinde eğlenceli bir film olduğunu da kabul ediyorum, özellikle daha önce izlememiş biri yanınızdayken daha eğlenceli oluyor. Komedisini sevemesem de Sam Raimi’nin geçmiş filmlerine göndermeleri tebessüm ettirdi.
Her ne kadar kötü bir film olmadığını kabul etsem de Sam Raimi’den ciddi bir film bekliyorum. Belki bir 10 yıl sonra ciddi bir korku filmiyle karşımıza çıkar.
Uğultulu Tepeler filmine yorum yazdı:
2026’nın 7. Filmi: Wuthering Heights
İzınli olduğum tek günde hayatsız gibi fifa oynamaya devam etmeliydim...
Açılışı (ilk birkaç dakika) iyiyken, daha sonrasında saçma sapan kurgusuyla, aptalca metaforlarıyla ve abartılı sinematografisiyle izleyiciyi sıkan bir filme dönüşüyor. Sinematografi evet iyi gözüküyor ama olması gerekenden fazla estetik duruyor. Sanki kötü bir şarkının iyi bir klibini izliyormuş gibi hissettim ya da Pinterest’te boş boş kaydırıyormuşum gibi bir etki bıraktı.
Ben kitabı okumadan izleyip filmin zaten kötü olduğuna karar vermiştim ama kitapla da alakasız olması bu filmi ekstra kötü yapıyor. Alakasız demek doğru değil belki ama gelişimi olmayan, derinlikten uzak karakterler; duyguyu geçiremeyen diyaloglar ve oyunculuklar; kitabın asıl odağı olan karanlık tonu ve rahatsız edici atmosferi neredeyse tamamen yok edilmiş. Yerine rahatsız etmesi için fazla estetik sinematografi ve cringe diyaloglar eklenmiş. Takıntılı aşkı anlatmak için de olabildiğince sığ düş ... Devamı2026’nın 7. Filmi: Wuthering Heights
İzınli olduğum tek günde hayatsız gibi fifa oynamaya devam etmeliydim...
Açılışı (ilk birkaç dakika) iyiyken, daha sonrasında saçma sapan kurgusuyla, aptalca metaforlarıyla ve abartılı sinematografisiyle izleyiciyi sıkan bir filme dönüşüyor. Sinematografi evet iyi gözüküyor ama olması gerekenden fazla estetik duruyor. Sanki kötü bir şarkının iyi bir klibini izliyormuş gibi hissettim ya da Pinterest’te boş boş kaydırıyormuşum gibi bir etki bıraktı.
Ben kitabı okumadan izleyip filmin zaten kötü olduğuna karar vermiştim ama kitapla da alakasız olması bu filmi ekstra kötü yapıyor. Alakasız demek doğru değil belki ama gelişimi olmayan, derinlikten uzak karakterler; duyguyu geçiremeyen diyaloglar ve oyunculuklar; kitabın asıl odağı olan karanlık tonu ve rahatsız edici atmosferi neredeyse tamamen yok edilmiş. Yerine rahatsız etmesi için fazla estetik sinematografi ve cringe diyaloglar eklenmiş. Takıntılı aşkı anlatmak için de olabildiğince sığ düşünülüp cinsellik seçilmiş. Bunun yanında kitabın asıl olayı olan son yarısı da çekilmemiş.
Aslında bakarsanız kitapta olanlar burada da yapılmaya çalışılmış ama sadece çalışılmış; hiçbirinde başarılı olamamışlar. Hiçbir duygu geçmiyor. Ekranda sarsıcı bir şey oluyor ama bu kimseyi sarsmıyor. Karakterlerden biri aptalca bir karar veriyor ama bu bize normal geliyor; çünkü bu aptalca hamlelere artık alıştık.
Sonuç olarak izlediğimiz şeyi kitapla alakasız bambaşka bir hikâye olarak sunsalar daha iyi olurdu. En azından birçok kişi tarafından başyapıt denilen kitabın adı lekelenmemiş olurdu. Çünkü bu filmi izleyip ya da yorumları görüp “kitap da kötüdür zaten” diyecek çok insan çıkacaktır. Ayrıca filmdeki müzikler her ne kadar iyi olsa da filmle fazla alakasız duruyor.
Açıkçası filmi izlemeden önce yapılan PR çalışmalarından sonra bu filmin kötü olacağından emindim ama yine de bu kadarı benim için sürpriz oldu. Yılın en kötüsü olur mu bilmem ama yılın en potansiyelini kullanamayan işi olacağından eminim.
Bu filmin yönetmeni ve senaristi olan Emerald Fennell’ın daha önceki filmlerinin iyi olduğunu duymuştum ama sadece listeme eklemekle kalmıştım. Şimdi dönüp baktığımda, önceki işlerinde aldığı eleştirilerin hiçbirini umursamadığını ve aynı şekilde devam edip üçüncü filminde sıçıp sıvadığını gördüm.
Kısacası Wuthering Heights gibi kült ve klasik bir roman ele alınmış kendi kafalarına göre eğip bükülmüş, takıntı cinselliğe dönüştürülmüş ama sonucunda erotik film bile olmayı başaramamış.
Primat filmine yorum yazdı:
2026’nın 6. Filmi: Primate
Yakın çevrem 40–50 filmi geride bırakmışken ben yoğunluktan dolayı 7 filmde takılı kaldım. Hatta 29 Ocak’ta izlediğim bu filme de ancak şimdi inceleme yazabiliyorum.
İncelemeye geçmeden önce filmin yönetmeni Johannes Roberts’ın kariyerine kısaca bakmak gerekiyor. Roberts, 2001 yılında çektiği düşük bütçeli korku filmi “Sanitarium” ile sinema dünyasına adım attı ve yaklaşık on yıl boyunca mikro bütçeli filmlerle devam etti. 2010 yılında gösterime giren “F”, onun daha geniş dağıtım alanı bulan ilk filmi oldu ve az da olsa bir izleyici kitlesi yakaladı.
2010’lu yıllar Roberts için çelişkili bir dönemdi. Bir yandan “47 Meters Down” ticari anlamda ciddi başarı elde etse de eleştirmenler ve izleyici puanları pek iyi değildi. Ancak bu durum, yönetmenin adını daha geniş kitlelere duyurduğu gerçeğini değiştirmiyor. Diğer yandan ilk film tuttu diye hemen devam filminin çekilmesi, o filmin gişede iyi sonuç almasına rağmen izleyici gözünde kötü film olarak anılm ... Devamı2026’nın 6. Filmi: Primate
Yakın çevrem 40–50 filmi geride bırakmışken ben yoğunluktan dolayı 7 filmde takılı kaldım. Hatta 29 Ocak’ta izlediğim bu filme de ancak şimdi inceleme yazabiliyorum.
İncelemeye geçmeden önce filmin yönetmeni Johannes Roberts’ın kariyerine kısaca bakmak gerekiyor. Roberts, 2001 yılında çektiği düşük bütçeli korku filmi “Sanitarium” ile sinema dünyasına adım attı ve yaklaşık on yıl boyunca mikro bütçeli filmlerle devam etti. 2010 yılında gösterime giren “F”, onun daha geniş dağıtım alanı bulan ilk filmi oldu ve az da olsa bir izleyici kitlesi yakaladı.
2010’lu yıllar Roberts için çelişkili bir dönemdi. Bir yandan “47 Meters Down” ticari anlamda ciddi başarı elde etse de eleştirmenler ve izleyici puanları pek iyi değildi. Ancak bu durum, yönetmenin adını daha geniş kitlelere duyurduğu gerçeğini değiştirmiyor. Diğer yandan ilk film tuttu diye hemen devam filminin çekilmesi, o filmin gişede iyi sonuç almasına rağmen izleyici gözünde kötü film olarak anılması ve yönetmenin farklı şeyler denememesi yüzünden “tekrara düşen yönetmen” eleştirilerinin giderek artmasına sebep oldu.
2020 yılında pandemiyi kullanarak çektiği kısa film “The Plague”, hem tekrara düşmemek hem de yeni finansmanlar bulup uzun metraj filmler çekmeye devam etmek için stratejik bir konsept denemeydi. Ardından 2021’de “Resident Evil: Welcome to Raccoon City” ile farklı olmaya çalışırken aynı kalmaya devam etti. 25 milyon dolar bütçesi olan filmden yaklaşık 42 milyon dolar kazanmak başlı başına kötü değildi ama “Resident Evil” gibi bir markayı arkana alıp yine de gerçek bir gişe başarısı yakalayamamak ve üstüne eleştirmenlerden ve izleyicilerden düşük puanlar almak, filmi en kötü Resident Evil filmlerinden biri yaptı.
2022’de “V/H/S/99” içinde bir bölüm yöneten Roberts, burada da izole mekan ve hayatta kalma gerilimi etrafında şekillenen tanıdık anlatı dilini sürdürdü. Uzun metraj yönetmenliğine bir süre ara verdikten sonra ise yeniden yaratık korkusuna yönelerek “Primate” ile karşımıza çıktı.
PRİMATE İNCELEMESİ
Uzun zaman sonra tek başıma sinemaya gittim. Üstelik şansıma salonda da tek başımaydım. Bunun yanında nereden geldiği belli olmayan garip, az ama gerici bir ses
de vardı salonda. Bundan dolayı olsa gerek “Primate” beni ekstra geren bir film oldu.
Film boyunca süren gereksiz gerginliğimi bir kenara bırakıp filme geçecek olursam kesinlikle iyi değildi. İyi değildi ama yaşadığım saçma gerilim ve uykusuz
olmamın da etkisiyle film bana iyi geldi.
Bu kadar etkilenip nasıl iyi değildi diyorum, ondan da bahsedeyim. Anlatılmak istenilen konu klişe olsa da iyi işlenebilirdi ama yazılan karakterler ve diyaloglar fazlasıyla ortalamaydı. Üstelik filmi uzatmak için eklenmiş gereksiz karakterlerin olması da göze batıyordu. Evcil şempanze olayı her ne kadar bana garip gelse de gerçek hayatta örnekleri olduğu için çok uçuk gelmedi. Müziklerini ise şaşırtıcı bir şekilde sevdim.
Kısacası “Cujo”dan ilham alınmış, gore sahneleri gayet iyi, müzikleri etkili, klişe olmaktan kaçmaya çalışan ve yer yer gerçekten geren bir film “Primate”. Ama başta kötü yazılmış diyalog ve karakterler olmak üzere, kaçmaya çalıştığı klişelere sürekli sığınması ve fazlasıyla kötü finali yüzünden ciddi sorunları var. Yine de tüm bu eksiklerine rağmen beni etkileyen ve ortalama veya üstü dememe sebep olan bir film oldu.
Kiralık Aile filmine yorum yazdı:
2026’nın 3. filmi: Rental Family
“Bütün yazarlar hırsızdır.”
Filmi 24 Aralık’ta ön gösterimde izlemiş olmama rağmen üzerine bir şeyler yazmamışım. Bugün arkadaşımın ısrarı üzerine tekrar izledik ve eğlence ile dramın ortasını tutturabilmesi mükemmeldi. Öyle bir film ki sahne eğlenceli olsa da, o sahnenin arka planını ve ilerleyen zamanlarda olacakları bildiğiniz için içten içe de dram veriyor.
Amerikan-Japon ortak yapımı bu film, ülkemizde sınırlı salonda gösterime girdi. Bunun en büyük nedeni büyük filmlerle aynı zamanda vizyona sokulmuş olması olsa da, hâlâ sinemalardayken ya da dijitale düştüğünde kesinlikle bakılması gerekiyor. Çünkü karşımızda kimsenin kötü diyemeyeceği bir film var.
2023 yılında popüler olmuş “BEEF” dizisinin yönetmenlerinden olan Hikari, bu filmde hem yönetmenliği hem de senaristliği üstlenmiş ve ortaya muazzam bir iş çıkarmış. Senarist koltuğunda Hikari’nin yanında Stephen Blahut’un ismi de var ama Blahut’un daha çok fikir veren taraf olduğu söyleni ... Devamı2026’nın 3. filmi: Rental Family
“Bütün yazarlar hırsızdır.”
Filmi 24 Aralık’ta ön gösterimde izlemiş olmama rağmen üzerine bir şeyler yazmamışım. Bugün arkadaşımın ısrarı üzerine tekrar izledik ve eğlence ile dramın ortasını tutturabilmesi mükemmeldi. Öyle bir film ki sahne eğlenceli olsa da, o sahnenin arka planını ve ilerleyen zamanlarda olacakları bildiğiniz için içten içe de dram veriyor.
Amerikan-Japon ortak yapımı bu film, ülkemizde sınırlı salonda gösterime girdi. Bunun en büyük nedeni büyük filmlerle aynı zamanda vizyona sokulmuş olması olsa da, hâlâ sinemalardayken ya da dijitale düştüğünde kesinlikle bakılması gerekiyor. Çünkü karşımızda kimsenin kötü diyemeyeceği bir film var.
2023 yılında popüler olmuş “BEEF” dizisinin yönetmenlerinden olan Hikari, bu filmde hem yönetmenliği hem de senaristliği üstlenmiş ve ortaya muazzam bir iş çıkarmış. Senarist koltuğunda Hikari’nin yanında Stephen Blahut’un ismi de var ama Blahut’un daha çok fikir veren taraf olduğu söyleniyor.
Uzun uzun yazılacak çok şey var ama filmin dışına çıkmış olacağım. Uzatmadan söyleyeyim: izlenip görülmesi gereken bir film Rental Family. Kısacası tatlı bir film ama o tatlılığının altında insanı üzen bir yapısı da bulunuyor. Dram yaratmaya çalışmıyor; konusu ve işlenişi itibarıyla dram kendiliğinden ortaya çıkıyor. Belki ileride yalnızlığı en iyi işleyen filmlerden biri olarak anılır, bunu bilemeyiz ama kesinlikle 2025’in en iyi filmlerindendi Rental Family.
Son olarak, filmde Mia karakterine hayat veren Shannon Mahina Gorman’ı yer yer Orphan’a benzettim ve kızı sürekli Orphan olarak görmeye başladım…
“Kızın hâlâ küçükken onunla bolca vakit geçirmeye bak.”
Hizmetçi filmine yorum yazdı:
2026’nın 2. filmi: The Housemaid
O kadar kötü ki, iyi dediğimiz filmler vardır ya; bu da o kadar boş, o kadar hiçbir şey ki, kötü bile diyemediğimiz filmlerden. Başrolde Amanda Seyfried ve p*dofili Trump'ın destekçisi, kendi banyo suyunu satan Sydney Sweeney var. Bunların yanında, 365 Days filmleriyle (ya da o filmlerdeki seks sahneleri sayesinde) ün kazanıp, fanları sayesinde kendini bir bok sanan Michele Morrone ve oyunculuğunu fena bulmadığım Brandon Sklenar da filmde yer alıyor.
Belki Sydney Sweeney bir yerini açmıştır, filmde Michele Morrone da vardır, “kesin seks vardır” kafasıyla sinemaya giden abazalar sayesinde bu film 133 milyon dolar hasılatı geçmiş. Şakayla karışık söylüyorum tabii ama bu filmin kısa sürede 133 milyon dolar hasılat elde etmesinin başka bir açıklaması yok diye düşünüyorum.
Filme gelecek olursam, boş diyorum; çünkü 2 saatlik süresi boyunca hiçbir şey olmuyor bu filmde. Özellikle ilk yarıda “Ne oluyor, şu an niye izliyoruz?” dediğim oldu. İkinci yarıy ... Devamı2026’nın 2. filmi: The Housemaid
O kadar kötü ki, iyi dediğimiz filmler vardır ya; bu da o kadar boş, o kadar hiçbir şey ki, kötü bile diyemediğimiz filmlerden. Başrolde Amanda Seyfried ve p*dofili Trump'ın destekçisi, kendi banyo suyunu satan Sydney Sweeney var. Bunların yanında, 365 Days filmleriyle (ya da o filmlerdeki seks sahneleri sayesinde) ün kazanıp, fanları sayesinde kendini bir bok sanan Michele Morrone ve oyunculuğunu fena bulmadığım Brandon Sklenar da filmde yer alıyor.
Belki Sydney Sweeney bir yerini açmıştır, filmde Michele Morrone da vardır, “kesin seks vardır” kafasıyla sinemaya giden abazalar sayesinde bu film 133 milyon dolar hasılatı geçmiş. Şakayla karışık söylüyorum tabii ama bu filmin kısa sürede 133 milyon dolar hasılat elde etmesinin başka bir açıklaması yok diye düşünüyorum.
Filme gelecek olursam, boş diyorum; çünkü 2 saatlik süresi boyunca hiçbir şey olmuyor bu filmde. Özellikle ilk yarıda “Ne oluyor, şu an niye izliyoruz?” dediğim oldu. İkinci yarıya geldiğimizde biraz daha tempolu bir hâl alıyor ama belki de tek büyük olayını bile izleyiciye geçirmekte zorlanıyor.
Garip bulduğum şeylerden biri ise komedisi, daha doğrusu kara komedisi. Bana bu da geçmedi ama seyircinin büyük çoğunluğu sevmiş gibi duruyordu. Boş bir film olduğu kadar akıcı da bir filmdi; bir diğer garip noktası da bu filmin. İlk yarıda sıkan birkaç sahneyi yok sayarsam, izlerken “Neden izliyorum?” dedirten ama bir şekilde izleten bir filmdi The Housemaid.
Kısacası, klasik aşk gibi başlayan, araya Wattpad serpiştirilen ve en sonunda girl power denilen bu filmin vermek istediği mesaj, her ne kadar klişe ama iyi olsa da, bu oyuncu kadrosu ve bu kadronun vasat oyunculuklarıyla mesaj umurumda olmuyor ve “siktir lan” dememe sebep oluyor.
Muhteşem Marty filmine yorum yazdı:
04.01.2026
(Rewatch)
2026 yılında izleyeceğim ilk filmin iyi olmasını istiyordum ve iyi olduğunu bildiğim Marty Supreme filmini tekrar izlemek istedim. Gittiğim salon şaşırtıcı bir şekilde doluydu; hafta sonu olmasının etkisi vardır tabii, ama bu film için salonun yarısından fazlasının dolu olacağını beklememiştim.
İkinci izleyişimde Timothée Chalamet’in performansı yine üst düzeydi; Odessa A’zion başta olmak üzere yardımcı oyuncular da sağlam bir performans sergiliyor. Bazı gereksiz karakter ve sahneler olsa da film, 150 dakikalık süresini olağanüstü kurgusu ve durmak bilmeyen temposu sayesinde hiç hissettirmiyor. Film, Marty karakterinin kötü biri olduğunu inkar etmiyor ama saf kötü olmadığını yüzümüze vurmaya çalışıyor. Sonuna kadar karaktere tam ısınacağız derken yine bir boklar yiyor ve nefretimizi kazanıyor. İşin garip tarafı, bu dolandırıcı, zampara, narsist ve manipülatif karakteri izlemek zevkli; sıkmıyor, yer yer yoruyor, bazen eğlendiriyor, hatta belki bazılarını duygul ... Devamı04.01.2026
(Rewatch)
2026 yılında izleyeceğim ilk filmin iyi olmasını istiyordum ve iyi olduğunu bildiğim Marty Supreme filmini tekrar izlemek istedim. Gittiğim salon şaşırtıcı bir şekilde doluydu; hafta sonu olmasının etkisi vardır tabii, ama bu film için salonun yarısından fazlasının dolu olacağını beklememiştim.
İkinci izleyişimde Timothée Chalamet’in performansı yine üst düzeydi; Odessa A’zion başta olmak üzere yardımcı oyuncular da sağlam bir performans sergiliyor. Bazı gereksiz karakter ve sahneler olsa da film, 150 dakikalık süresini olağanüstü kurgusu ve durmak bilmeyen temposu sayesinde hiç hissettirmiyor. Film, Marty karakterinin kötü biri olduğunu inkar etmiyor ama saf kötü olmadığını yüzümüze vurmaya çalışıyor. Sonuna kadar karaktere tam ısınacağız derken yine bir boklar yiyor ve nefretimizi kazanıyor. İşin garip tarafı, bu dolandırıcı, zampara, narsist ve manipülatif karakteri izlemek zevkli; sıkmıyor, yer yer yoruyor, bazen eğlendiriyor, hatta belki bazılarını duygulandırıyor bile.
Kısacası, uzun süresine rağmen TikTok ve Rees bağımlılarının bile izleyebileceği filmlerden Marty Supreme.
Son olarak, Timothée Chalamet’in belli bir kitle tarafından sevilmediğini biliyordum ama bizim ülkede bu kadar sevmeyeni olduğuna ilk kez şahit oldum. Okuduğum bazı yorumlarda Timothée’nin boykot edilmesi gerektiğini, her içeriğin altından onun çıktığını, başarılı bir oyuncu olmadığını, tekelleşmeye sebep olduğunu ve hukuki bir zeminde tartışılması gerektiğini yazan bile olmuş. Okuduğumda güldüğüm, ama yorumu yazanın ciddi olduğunu anladığımda kahkaha attığım garip birkaç dakikaydı. Bu adamın 2020 sonrasında toplasak 10 filmde rol almışlığı yok, diziler zaten yok. Üstelik bu filmdeki performansıyla da inanılmaz prestijli ve hak edene gittiğini bildiğimiz(!) Oscar’a göz kırpıyorken, bu cehalet kokan yorumu nasıl yazabilir bir insan, aklım almıyor.
Muhteşem Marty filmine yorum yazdı:
Nepo baby ve torpilli diye gömülen Timothée Chalamet, bu filmle beraber eleştirenleri susturmuştur diye düşünüyorum. Belki de kariyerinin en iyi performansını gösteriyor filmde.
Yılın en iyi filmlerinden olduğu kesin; hatta birçok kişiye göre en iyisi olacaktır. Ama Oscar ödüllerinde gereksiz övülen One Battle After Another’a karşı kaybedeceğini düşünüyorum.
Filme gelecek olursam; klasik biyografi filmlerinden değil. Düz bir anlatıma sahip değil. Karakteri izlemesi zevkli ama izlediğimiz karakter de alışagelmiş “iyi” karakterlerden değil. Daha çok bir anti-kahraman izliyoruz ve bu da daha doğal, bol kaoslu, akıcı bir film izlememize sebep oluyor.
İyi bir film bekliyordum ama yılın en iyilerinden olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şaşırttı diyebilirim. Bunların yanında yönetmenlik ve sinematografi de özellikle övülmesi gereken noktalar.
Kısacası kusursuz bir film yok karşımızda ama kısır geçen son yılları düşündüğümüzde; doğallığı, iyi oyuncu performansları, yönetmenliği, sine ... DevamıNepo baby ve torpilli diye gömülen Timothée Chalamet, bu filmle beraber eleştirenleri susturmuştur diye düşünüyorum. Belki de kariyerinin en iyi performansını gösteriyor filmde.
Yılın en iyi filmlerinden olduğu kesin; hatta birçok kişiye göre en iyisi olacaktır. Ama Oscar ödüllerinde gereksiz övülen One Battle After Another’a karşı kaybedeceğini düşünüyorum.
Filme gelecek olursam; klasik biyografi filmlerinden değil. Düz bir anlatıma sahip değil. Karakteri izlemesi zevkli ama izlediğimiz karakter de alışagelmiş “iyi” karakterlerden değil. Daha çok bir anti-kahraman izliyoruz ve bu da daha doğal, bol kaoslu, akıcı bir film izlememize sebep oluyor.
İyi bir film bekliyordum ama yılın en iyilerinden olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şaşırttı diyebilirim. Bunların yanında yönetmenlik ve sinematografi de özellikle övülmesi gereken noktalar.
Kısacası kusursuz bir film yok karşımızda ama kısır geçen son yılları düşündüğümüzde; doğallığı, iyi oyuncu performansları, yönetmenliği, sinematografisi ve özellikle masa tenisi sahneleriyle gayet iyiydi Marty Supreme.
Film 1 Ocak’ta vizyona giriyor. Gereksiz filmleri övmek yerine, övülmeyi hak eden ve yapılan reklamların hakkını sonuna kadar veren Marty Supreme filmini övebilirsiniz.
Avatar: Ateş ve Kül filmine yorum yazdı:
19.12.2025
İkinci kez izledim ve en az ilki kadar büyülendim. Ekşi Sözlük’te kendini sinefil sanan bir grup aptalın, Avatar: Fire and Ash’i film olarak görmediğini söyledikleri yorumları okuduktan sonra bir şeyler daha yazmak istedim. Çizgi film diyenler, belgesel olarak izliyorum diyenler, internete düşmüş TeleSync versiyonunu izleyip “iki günde bitirdim, değmez” diyenler…
Çizgi film diyen tayfa muhtemelen gri tonlu, bol diyaloglu sanat filmleriyle kafayı yemiş ya da daha kötüsü, CGI olan her şeye çizgi film diyen hastalıklı bir bakış açısına sahip aptallardan oluşuyor. Belgesel olarak izliyorum diyenlere de çok kısa bir şey diyeceğim: Tamam, en ciddi sizsiniz amk. Genel kitleden farklı olduğunuzu sanıp kendinizi havalı hissedeceksiniz, tamam. Filmi TeleSync izleyenler zaten filmi izlemiyor ki amk; bu or**pu çocuklarına kim klavye verdi? Filmi sıkıcı bulanları ise anlamasam da hak vermeye çalışıyorum.
Neyse, filmi boş sebeplerle gömenlere yeterince sövdüğüme göre biraz da ben ... Devamı19.12.2025
İkinci kez izledim ve en az ilki kadar büyülendim. Ekşi Sözlük’te kendini sinefil sanan bir grup aptalın, Avatar: Fire and Ash’i film olarak görmediğini söyledikleri yorumları okuduktan sonra bir şeyler daha yazmak istedim. Çizgi film diyenler, belgesel olarak izliyorum diyenler, internete düşmüş TeleSync versiyonunu izleyip “iki günde bitirdim, değmez” diyenler…
Çizgi film diyen tayfa muhtemelen gri tonlu, bol diyaloglu sanat filmleriyle kafayı yemiş ya da daha kötüsü, CGI olan her şeye çizgi film diyen hastalıklı bir bakış açısına sahip aptallardan oluşuyor. Belgesel olarak izliyorum diyenlere de çok kısa bir şey diyeceğim: Tamam, en ciddi sizsiniz amk. Genel kitleden farklı olduğunuzu sanıp kendinizi havalı hissedeceksiniz, tamam. Filmi TeleSync izleyenler zaten filmi izlemiyor ki amk; bu or**pu çocuklarına kim klavye verdi? Filmi sıkıcı bulanları ise anlamasam da hak vermeye çalışıyorum.
Neyse, filmi boş sebeplerle gömenlere yeterince sövdüğüme göre biraz da ben haklı sebeplerle gömeyim. İlk yazdığımda ikinci filmin aynısı demiştim ki gerçekten öyle: Yine sürekli kaçırılan çocuklar, yine aynı kötü adam, yine lider denen ama hiçbir boka yaramayan ve Na’vi olmayı fazla benimsemiş Sully. Farklı ne var derseniz, ne kadar umurunuzda bilmem ama renk paleti var, yeni bir ırk var. İkinci filmde yeni kötü yazmayı akıl edemeyip eskisini getirenler bu kez yeni kötü yazmayı akıl etmişler ama eskisinden de vazgeçememişler. Yok yani, farklı bir şeyi yok; öyle ki Na’vilere saldırılan silahlar bile aynı. Hadi Na’viler gelişmedi de teknoloji içinde yaşayan, birkaç günde şehir inşa eden insanlık niye gelişmedi amk?
Ben hikâyesinin derinleşmesini isterken iyice bokunu çıkartıyorlar ve deneyimle izleyiciyi tutmak istiyorlar. Benim için bu filmde de bu taktik işe yaradı ama devam filmlerinde “yeter amk” diyeceğim o seviyeye geldim bu filmle beraber.
Kısacası, derinleşmesini istediğimiz hikâye 3 saati aşkın süresi boyunca sürekli kaçırılıp kurtulan çocuklar ve Sully ile Quaritch arasındaki kavgadan ileriye gidemiyor ama yaratılan atmosfer ve görsel şölen sayesinde, hikâyesini sevmediğim bir Avatar filmine daha “iyi” dememe sebep oluyor.
Avatar: Suyun Yolu filmine yorum yazdı:
“Oğluma karşılık oğlun”
13 yıllık bekleyişin ardından gelen Avatar: The Way of Water, olayın Pandora’nın görkemli görüntüsü ve gizemlerinden çıkıp tamamen kişisel bir husumete dönüştüğünü gördüğümüz, ilk filmdeki sorgulamaları ve Na’vi halkının etiklerini boşa çıkaran bir filmdi. İlk film klişe ama kalan birçok sebepten ötürü efsane denebilecek seviyedeydi; ancak burada ilk filmde gördüğümüz birçok şeyin tersi oluyor. Zorunda kalmadığı sürece savaşmak istemeyen karakter bir anda savaş meraklısı oluyor. Özünde insan olan Jack Sully, herkesten çok Na’vi gibi davranıp bir başarısı olmamasına, hatta korkup kaçmasına rağmen gereksiz rolleniyor.
Film boyunca sürekli aynı şeyleri görüyoruz. İlk filmde gördüğümüz eğitim sahneleri ve alışma süreci burada da var. Bunun yanında sürekli kaçırılan çocuklar; biri kurtarılıyor, diğeri kaçırılıyor derken ... Devamı“Oğluma karşılık oğlun”
13 yıllık bekleyişin ardından gelen Avatar: The Way of Water, olayın Pandora’nın görkemli görüntüsü ve gizemlerinden çıkıp tamamen kişisel bir husumete dönüştüğünü gördüğümüz, ilk filmdeki sorgulamaları ve Na’vi halkının etiklerini boşa çıkaran bir filmdi. İlk film klişe ama kalan birçok sebepten ötürü efsane denebilecek seviyedeydi; ancak burada ilk filmde gördüğümüz birçok şeyin tersi oluyor. Zorunda kalmadığı sürece savaşmak istemeyen karakter bir anda savaş meraklısı oluyor. Özünde insan olan Jack Sully, herkesten çok Na’vi gibi davranıp bir başarısı olmamasına, hatta korkup kaçmasına rağmen gereksiz rolleniyor.
Film boyunca sürekli aynı şeyleri görüyoruz. İlk filmde gördüğümüz eğitim sahneleri ve alışma süreci burada da var. Bunun yanında sürekli kaçırılan çocuklar; biri kurtarılıyor, diğeri kaçırılıyor derken aslında aynı şeyleri izleyip duruyoruz. Sadece görsellik ve atmosfer bizi büyülüyor ve bunu izlerken hissedemiyoruz. Bu klişe ve aynı şeyleri izlerken sıkılmıyoruz; aslında bakarsanız önemli olan da bu gibi: sıkılmıyoruz.
Saçma bulduğum başka bir şeyden daha bahsedeyim: İlk filmde insanlardan her anlamda farklı gösterilen Na’viler, bu filmde bayağı insan gibiler. Birbirlerini zorbalayan ergenlerden klasik Amerikan komedisine kadar aynı. Renkleri mavi olmasa farklı bir ırk izlediğimizi anlayamayacağız diyerek abartabilirim hatta. Bunu karakterlerle bağ kuralım diye mi yaptılar bilmiyorum ama o farklı havasını bitirmiş.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi 3 saatlik filmin yarısı, Sully ve ailesinin sığındığı Metkayina klanını anlatmakla geçmesine rağmen final savaşında klanın umursanmaması, savaşın sadece aile etrafında yaşanması gibi saçma salak şeyler de barındırıyor. Özellikle sinemada izlerken tüyleri diken diken eden ama birkaç saat geçtikten ve üzerine biraz düşündükten sonra övülecek pek de bir şeyi olmadığını anladığım filmlerden Avatar: The Way of Water.
Kısacası bazı insanlar için deneyim çok da önemli değildir; onlar için hikâyenin bir amacı olmalıdır. Film bittikten sonra sadece görselliğiyle değil; diyalogları, hikâyesi, müzikleri, iyi yazılmış karakterleri, hatta söyleyemedikleriyle bile anılmalıdır. Neyse ki ben onlardan değilim. Bu belki kötü bir şeydir ama bu filmi tüm kötülüklerine rağmen sevdim.
Gece geç saatte kulklıkla son ses izlediğinizde ekstra etkili olduğu bir gerçek. Bunun haricinde yaşananları göstererek değil de dinleterek izleyiciye aktarmaya çalışmasını sevdim ancak şu da başka bir gerçek ki olabildiğince klişelere sığınan bir film bu.
Karakterlerle bağ kurmanızın pek bir imkanı yok çünkü film karakterleri tanımamıza izin vermiyor veya umursamıyor. Birkaç küçük detay haricinde karakterler hakkında en ufak bir fikrimiz bile olmuyor. Üstelik tüm bunlar karakterlerin sayısı az olmasına rağmen oluyor. Film tamamen yaşatmak istediği deneyimle iyi olmaya çalışıyor benim üzerimde bu işe yaradı.
Ben bu filmi sevsem de bazıları (çoğunluk) filmi sevemedi hatta nefret etti yada sıkıcı buldu. Anlayabiliyorum çünkü iyi bir senaryo ve kurgu yok ortada, bunun yanında en başta bahsettiğim gibi filmin klişelere sığınması da bu filme kötü denmesi için yeterli bir sebep.
Benim için ise tam tersiydi, sıkıcı veya kötü değildi aksine olayı bir p ... Devamı
Gece geç saatte kulklıkla son ses izlediğinizde ekstra etkili olduğu bir gerçek. Bunun haricinde yaşananları göstererek değil de dinleterek izleyiciye aktarmaya çalışmasını sevdim ancak şu da başka bir gerçek ki olabildiğince klişelere sığınan bir film bu.
Karakterlerle bağ kurmanızın pek bir imkanı yok çünkü film karakterleri tanımamıza izin vermiyor veya umursamıyor. Birkaç küçük detay haricinde karakterler hakkında en ufak bir fikrimiz bile olmuyor. Üstelik tüm bunlar karakterlerin sayısı az olmasına rağmen oluyor. Film tamamen yaşatmak istediği deneyimle iyi olmaya çalışıyor benim üzerimde bu işe yaradı.
Ben bu filmi sevsem de bazıları (çoğunluk) filmi sevemedi hatta nefret etti yada sıkıcı buldu. Anlayabiliyorum çünkü iyi bir senaryo ve kurgu yok ortada, bunun yanında en başta bahsettiğim gibi filmin klişelere sığınması da bu filme kötü denmesi için yeterli bir sebep.
Benim için ise tam tersiydi, sıkıcı veya kötü değildi aksine olayı bir podcast şeklinde dinlemek ve gözümün önünde canlandırmaya çalışmak farklı bir deneyimdi. Bunun yanında bolca gerildiğimi de söyleyebilirim.
Filmin yönetmeni Ian Tusson'un ilk uzun metraj filminden böyle iyi ve deneyim açısından farklı bir iş yapmış olması da ayrı bir başarı. Ancak gördüğüm kadarıyla Undertone için bir devam filmi planlanıyor, gerek yoktu ama göreceğiz.
Bunun yanında yönetmen'in Paranormal Activity 8 filmini çektiğini de biliyoruz, ona da gerek yoktu. Daha farklı ve özgün şeyler beklerdim.