Belirsiz Gece Suare No: 74 - Possession

 

POSSESİON

http://www.filimadami.com/film/9838/possession/

 

althttp://pixhst.com/avaxhome/f2/80/002d80f2_medium.jpeg" />

80’li yılların başında Batı Almanya’da geçen öyküde, ayrılmanın eşiğine gelmiş Mark ve Anna’nın yaşadıkları anlatılır. Mark’tan ayrılmak isteyen Anna, neden olarak eşine geçerli bir neden sunamaz. Başka bir adam olduğunu düşünen Mark, olayı araştırır.

Anna’nın sevgilisine ulaşan Mark, onun da karısından uzun süredir haber alamadığını ve Anna’nın garip davanışlarının nedenini bilmediğini söyler. Karısının peşine düşen Mark’ın olayın daha ciddi, karanlık ve doğaüstü boyutlarda olduğunu öğrenmesi pek uzun sürmeyecektir. 

Andrzej Zulawski'nin fantastik, korkutucu ve sürreal öğelerle anlattığı Possession, gösterildiği dönem bazı ülkelerde yasaklanmış, bazılarında ise sansüre uğramıştı.

 

 

 

filmi şimdi bitirdim...

henüz hazmedemediğim ve kendime gelemediğim için sanırım şuan birşeyler yazamayacağım..

ancak filmi izleyeneler beni anlayabilir diye düşünüyorum..

 

 

Esmeralda seni gerçekten iyi anlıyorum bende an itibariyle bitirdim. Filmi gece izlemek bende ayrı bir kafa yarattı. İçinde geçen metaforları anlayabilmem için uzunca düşünmem lazım sanırım. Yinede anlayabileceğimden çok emin değilim:)

 

Film bana Repulsion filmini hatırlattı inanılmaz şekilde. Onun kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum tabiki. Filmdeki en etkileyici taraf oyunculuklar. Filmde beğenmediğim oyunculuk olmadı neredeyse. Özellikle Sam Neill' ın oyunculuğu üst sınırlardaydı. Sureyi biraz uzun buldum sadece kendini tekrar eden sahneler olduğundan bir süre sonra yormaya başlıyor çünkü.

 

Filmin birkaç yerinde çok güldüm:) özellikle başroldeki adamla kadının adamı aldattığı adam arasında geçen diyaloglarda. Kapıyı kırmamı mı istiyorsun, gerek yok zaten kapı açık gibi:) bir de duvarda gördüğüm kurtuluş katil mhp yazısına durdurup bi 2-3 dk güldüm:) aslında trajikomik filmin yapım yılı düşünüldüğünde :/

 

Klozet sahnesinden hem iğrendim hem de o sahneyi çok beğendim.

 

Filmdeki en sevdiğim replik ise: -Tanrı bir hastalıktır. -Tanrıya hastalıklar yoluyla ulaşabiliriz zaten.

 

Son olarak öneri için Gaspar Noe' ye teşekkür ederim :)

Ben böyle karışık ve absürt filmleri severim normalde ama bu film beni bile aştı. Saçma bir filmdi bence. Ne başı ne sonu belli. Sam Neill'ı In the Mouth of Madness'tan dolayı çok severim, oradaki rolüyle aynı çizgide bir oyunculuk çıkardığı için beğendim kendisini. Adjani'de başarılı denilebilirdi ya da film o kadar kötüydü ki ikisi parladı benim için sadece. Metrodaki absürt sahneyi daha önce izlediğime çok eminim, filme küçükken denk gelmişim sanırım bilsem izlemezdim :D

 

Korku falan da hak getire zaten. Sadece eciş bücüş bir şey toplasan bir dakika gözüktüğü için korku olmuş film :) Ayrıca filmde ne zaman iki insan görünse aralarında bir çekim oluşturulması çok komikti. Başta takip ettiği adamın sonda gözükmesini de hiç anlamadım, açıklarsa biri memnun kalırım :) Bir de MHP yazısını gördüğümden emin olamamıştım ama tomanas ve başkaları da fark etmiş :D 

bu izlediğim şey sanatsa ben sanattan zerre anlamıyorum anlamak da istemiyorum. hayatımda ilk kez izlediğim bişeyden bu kadar nefret ettim. saçma sapan karakterler abartılı oyunculuklar kasvetli atmosfer resmen işkence oldu benim için.izlediklerimi unutmak için çok çalışmam lazım çok. zira unutmak baya zaman alacak.

 

bu suareyi de beni bu filmi izlemek zorunda bırakan dostlarıda unutmayacağım :) mhp yazısını gördüm bende. kadını takip ettikleri sahnedeydi yanlış hatırlamıyosam...

Her zevke ve izleyiciye hitap etmeyen Andrzej Zulawski 'nin, bir çok ülkede hatta kendi ülkesinde bile yasaklanan fılmını ızlemek o kadar da kolay olmadı tabi :)

Filmde evli olan Anna ve Marc çiftinin evliliklerinin zor bir evreye girdiği bir donem anlatılıyor. Anna,  Heinrich adında biriyle birlikte oldugunu ve onunla aşk yaşadığını Marc'a söyledikten sonra sürekli olarak evden kaçmaya başlar. Anna'yı takip ederek neler oldugunu anlamaya çalışan Marc, bir sürü karanlık tuhaf gerçek dışı ve karmaşık olaylar içinde kendini bulur.

Filmde kullanılan nesneler, renkler, mekanlar, kavramlar; izlerken bana en cok bunların bize neler anlatmak istediğini anlamak ve anlamlandırmakla gectı. Anna nın duru güzelliği ve birden içinden fırlayan canavar ve Anna'nın tam zıttı olan ve Anna'nın ikizi kadar ona benzeyen bembeyaz kıyafetler içinde Bob'un ögretmeni, sürekli dagınık ev, sürekli aynı elbiseleri giyen karakterler, evdeki ve dıs mekandaki bazı yerlerdeki mavi rengin hakimiyeti, bomboş sokaklar ve terk edilmiş binalar...   Anna'nın ıssız bir metroda gecırdıgı kriz sahnesi kendisine Cannes film festivali dahil birçok festivalde ödül getirmiş ki bu sahne ile hem Adjani'ni oyunculuğunu hem de filmin kilit sayılabilecek sahnesini yorumlayarak bu karakterin film boyunca ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyoruz aslında. Ele geçirilmiş bir bedende can cekişen ruhu ve çığlıklarıyla dakikalarca içine giren bir varlığıkla savaşan aslında onu içinde istemeyen ama ona mecbur kalan zevk alan ama zevk aldıkca da acı ceken bir karakteri izliyoruz ve bu sahneler bu filmin en iyi, şu ana kadar izlediğim çeklimesi ve oynanması en zor sahnelerden biri oldugunu düşünüyorum.

Önceleri kadının bedenini ele geçirmiş şeytanı bir güç oldugunu düşündüm. Daha sonraları sürekli kaçarak geldiği harabe eve gelen davetsiz misafirlerin kanıyla beslenen bir yaratık cıktı ortaya. Bu yaratıgın ne oldugunu anlamaya calısırken Adjani ile seviştikçe, onun tutkusu ve ölen insanların ruhlarıyla vucut bulan ve son sevısmelerınden sonra bir insan bedenine -eşi Marc'ın aynısı olarak - bürünen bir varlık olduğunu gördük.

 

Filmle ilgili önemli olan birkaç nokta da filmin cekildiği mekanların atmosferi, filmin sinematografisi ve oyunculuklar olarak sayabiliriz. Filmi bu kadar kasvetli yapan unsurların sebebi yonetmenın kullandıgı mekanlar, Berlin'in savastan sonraki kasvetli ve boğucu sokakları ve evleri, kamera açıları ve özellikle Isabella Adjani ve tabi ki Sam Naill'in oyunculuklarıyla birleşince ortaya unutulmaz sekansları içinde barındıran bir film ortaya çıkmış.

 

Tanrıya İnanır mısın?   - Bence Tanrı bir hastalık’’

Nadidoş duygularıma tercüman olmuş. Hiç beğenmedim çok sıkıldım hemen bitsin istedim. Filmde ne korku vardı ne de gerilim. Oyuncular evet iyiydi ama bu film hiç bana hita etmiyor boğdu resmen.  :)

arkadaşlar ben zaten herkese hitap etmeyen bi tarzı olduğunda "biraz farklı bi tavsiye oldu" demiştim :D film ucu açık filmlerden. pek çok metafor bulunmakta... abartılı dialog ve karakterler, filmin karanlık atmosferi, karakterlerin kıyafetleri, filmin çekildiği ortam ve en önemlisi o eciş bücüş yaratık; hepsi arka planda insan ilişkilerine dayalı anlaşmazlıklardan oluşan anlamlar bulundurmakta... mesela en göz önünde olan yaratık; anna karakterinin sıkılmışlık ve boşluğa düşmüüşlüğünün; aynı zamanda marc karakterinin karısına duyduğu sapkın aşkdan dolayı oluşan paranoyak düşüncelerinin bir tezahürü. yani aslında filmde bi yaratık da yok, yönetmen bu düşünceleri bize bu şekilde yansıtmış. tarz meselesi... direk ilişkilere dayanarak izletseydi zaten bu zulawski filmi değil bertolucci filmi olurdu, bizde bi romantik drama izlerdik. yani korkmamızdan çok çözümlememiz için var orda. dediğim gibi film size verdiklerinin belli bi başı ve sonu olmayan; düşünmeye ve yorumlamaya açık pek çok unsur bulunduran bi film. 

neyse ben bi daha film önermeyeyim, biraz farklı bi zevkim var sanırım :D zaman kaybı olarak gören arkadaşlarda kusura bakmasınlar :)

gaspar bu filmi önerdiğin için ben kendi adıma cok tesekkur ederim..

zor filmleri çok severim ve bu fılm sanırım sımdıye kadar ızedıgımen zor ve dediğin gibi ucu acık bir fılmdı :)

sayende Zulawski ile tanısmıs oldum .

Bir mesaja cevap veriyorsunuz.