Çok farklı bir pencere olduğunu kabul ediyorum. Okuduğum yorumlarda en çok bahsedilen şey; şiddet içermeyen ama şiddet dolu bir film olduğuydu. Evet böyle söylenebilir. Çığlıklarla dolu bir film. Bazen sadece arka plandaki seslere odaklandığımı fark ettim. Karakterlerin soğukkanlılığı tüyler ürpertici gözükse de; bir filmde bunları görmesek, gerçekte böyle olduklarını unutuyor olmak insanlığın ayıbı olsa gerek. Bu yüzden film vermek istediği mesajları vermiş. Üzerinden 90 yıla yakın zaman geçmiş olsa da; bugün bir yerlerde hala savaşlar oluyor. İnsanlık belki Rudolf gibi hem öldürüp, hem normal bir şekilde hayatına devam etmiyor. Ancak bir şekilde her yerde insanlar ölürken, normal yaşantılarımıza devam ediyoruz. Filmin göstermek istediği buysa; evet bunu göstermiş. Başarılı bir iş olduğu inkar edilemez. Lakin tarzı pek bana hitap etmedi. Zaman zaman içine girmekte de zorlandığım için çok yüksek bir puan veremedim. Biraz da overrated buldum.
Bu film için ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Deneysel ilginç bir film. Farklı olması onu çok çekici kılıyor. Şahsım adına beğendim ama kimseye önermem. Herkese hitap etmeyen farklı bir sinefil filmi
Bilindik holocaust filmlerinden çok farklı ilerliyor. İşkenceye uğrayan, öldürülen, yakılan kurbanları ajite sahnelerle net bir şekilde göstermese de; çocukların şen kahkahalarıyla dolup taşan yemyeşil bir bahçenin hemen yanındaki toplama kampından gelen silah sesleri, ev sahiplerinin aralarında geçen gayet sıradan sohbetlerin arasına karışan çığlıklar, krematoryum manzaralı pencereler bir şiddet sahnesinden kat kat dehşete düşürüyor insanı. Bu anlamda ses ve kurguda müthiş bir iş başarılmış. Ayrıca geçmişi anlatırken bugüne de ışık tutuyor.
Filmin sonunda çok tanıdık bir sahne vardı. Rudolf Höss merdivenlerden aşağıya inerken kamerayla göz göze geliyor ve birden geçmişten bugüne gelerek müze haline çevrilmiş krematoryumu temizleyen insanları görüyoruz. Bu sahne bir süre böyle devam ederken tekrar Rudolf Höss aynı şekilde merdivenlerden inmeye devam ediyor. Bu bana biraz Kuru Otlar Üstüne'deki filmde setin dışına çıkma anını hatırlattı.
The Zone of Interest, konu olarak Yahudi soykırımı ile ilgili çekilmiş olan onca filmden sonra yeni ve farklı ne söylüyor olabilir ki diye düşündürse de, gerek yabancı dilde en iyi film Oscar'ına aday olması, gerek yönetmen Jonathan Glazer'in Under the Skin(2013) den tam on yıl sonra yeni bir film yapmış olması ile yine de belli bir beklenti oluşturuyor.
The Zone of Interest, Auschwitz kampının komutanı olan Rudolf Höss ve ailesinin kampın hemen yanı başındaki evlerindeki yaşantılarını anlatıyor. Höss'ün kendi tabiriyle cennete benzeyen evleri, esasında cehennemi görmemize engel olan bir perde gibi kullanılmış. Evet, bu perde sayesinde Auschwitz'te olan biten hiç bir şiddet eylemini görmüyoruz belki ama çığlıklar ve silah sesleri hiç kesilmiyor. Görünen en somut şey ise ölümlere ait olan duman ve onunla birlikte yayılan kokunun hissedildiği anlar. Çerçeveyi genel olarak mutlu bir aile tablosu olanca durağanlığıyla dolduruyor. Dışarıdan bakıldığında son derece normal bir yaşantıya sah... Devamı
The Zone of Interest, konu olarak Yahudi soykırımı ile ilgili çekilmiş olan onca filmden sonra yeni ve farklı ne söylüyor olabilir ki diye düşündürse de, gerek yabancı dilde en iyi film Oscar'ına aday olması, gerek yönetmen Jonathan Glazer'in Under the Skin(2013) den tam on yıl sonra yeni bir film yapmış olması ile yine de belli bir beklenti oluşturuyor.
The Zone of Interest, Auschwitz kampının komutanı olan Rudolf Höss ve ailesinin kampın hemen yanı başındaki evlerindeki yaşantılarını anlatıyor. Höss'ün kendi tabiriyle cennete benzeyen evleri, esasında cehennemi görmemize engel olan bir perde gibi kullanılmış. Evet, bu perde sayesinde Auschwitz'te olan biten hiç bir şiddet eylemini görmüyoruz belki ama çığlıklar ve silah sesleri hiç kesilmiyor. Görünen en somut şey ise ölümlere ait olan duman ve onunla birlikte yayılan kokunun hissedildiği anlar. Çerçeveyi genel olarak mutlu bir aile tablosu olanca durağanlığıyla dolduruyor. Dışarıdan bakıldığında son derece normal bir yaşantıya sahip olduğunu düşündüğümüz bu sıradan insanların, bir insanlık suçunun sorumlusu olduklarını ve bu şekilde rahatça yaşabildiklerini de gösteren yönetmenin aslında bu olguyu seyirciyi empati yoluyla duruma dahil etmek için kullandığını söyleyebiliriz. Öyle ki kameranın hareketsiz pozisyonu ile birlikte, yemek masası ya da toplantı masasındaki biri gibi hissedip deneyime dahil oluyorsunuz, film süresince hatta sonrasında insan gibi görünen canavarlardan biri olduğunuzu düşündüğünüz bir işkenceye maruz kalıyorsunuz.
Hemen her gün yanı başlarında yaşanan vahşetin, ailenin yaşantısında olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığını görmenin seyredende bıraktığı rahatsız edicilik aslında oldukça tanıdık geliyor. Eğer filmi kimin yönettiğini bilmiyor olsam ve bir tahminde bulunmam istense aklıma ilk gelen isim Michael Haneke olurdu. Haneke'nin rahatsız edici üslubuna ilaveten, ses tasarımı ve müzik kullanımının etkisi de eklenince filmin seyrinin oldukça zor bir hale geldiği söylenebilir. Film için özel bestelenmiş müzikler, filmin açılış sahnesinden finaline kadar özenle yerleştirilmiş. Siren sesleri ve çığlıklarla bezeli müzikleri ile Mica Levi'nin performansı, filmi son derece rahatsız edici bir hale getirmiş.
Görüntülerde ise bu durum farklı bir şekilde seyrediyor. Aslında hikaye ile anlatılmak istenilenin aksine cıvıl cıvıl doğa ve mutlu bir aile tablosu gösteriliyor. Özellikle "Ida" ve "Cold War" isimli siyah beyaz başyapıtları ile bildiğim görüntü yönetmeni Lukasz Zal, The Zone of Interest'te sabit kamerası, genel planları ve renkleri(seslerde olduğu gibi renklerin de yer yer özellikle bozulduğunu ve soğuk filtreler kullanıldığını görüyoruz) ile filmin diline uygun görüntüler oluşturmuş.
Yönetmen, oyuncuların dikkat çekici bir performans ortaya koyabilmesi için onlara pek fırsat vermiyor. Kamera olabildiğince yakın çekimlerden dolayısıyla duygu geçişlerini hissettirmekten kaçınıyor. Kaldı ki, oyuncuların canlandırdığı karakterlerin içinde bulundukları durumdan duygusal açıdan olumsuz bir şekilde etkilenmedikleri her haliyle anlaşılıyor. Filmi izlerken, Komutanın karısı rolünde izlediğimiz Sandra Hüller için zorlayıcı bir performans olmasa gerek diye düşündüm. Aynı yıl içinde çekilen "Anatomy of a Fall" filminde de yine yaşanan ama gösterilmeyen bir şiddet karşısında, daha fazla yakın plan görünür olsa da duygularını belli etmeyen soğuk bir karaktere hayat veriyordu.
Jonathan Glazer, yaptığı bir kaç filmden daha çok ünlü isimler için çektiği müzik klipleri ile biliniyor. Önceki filmi Under the Skin oldukça dikkat çekici olsa da The Zone of Interest onun kariyeri için daha belirleyici bir film olacağa benziyor. Film için seçilen konunun hassasiyeti ve konuyu ele alma biçiminin farklılığı ile sonuç olarak ortada oldukça dikkat çekici bir iş var. Genel izleyiciye hitap etmeyi aklından bile geçirmeyen farklı bir dil tercih ettiği için, her ne kadar bilinen ve popüler bir film haline gelmeyecek olsa da bu çok iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Haliyle bu filmi sonrası yönetmenin sonraki filmlerinde nasıl bir şey ortaya koyacağı merak uyandırıyor. Bu filmi ile alacağı ödül ve geri dönüşlerle, bu sefer yeni filmi için bir on yıl daha bekleyeceğini ise hiç sanmıyorum.
Buyuk perde deneyimi sunan bir filmdi. Film boyunca gosterilmeyeni gorduk, karakterlerin diyaloglarindan cok derinden gelen silah seslerini duyduk. Bastan sona bogucu ve rahatsiz edici atmosferi hissettik. Izlemeye deger.
2.Dünya savaşı suyu çıkmış bir tema çok fazla yenilikçi bir şey söyleyemez çünkü kuralları çok barizdir. The Zone of Interest benim gördüğüm en özgün en delice işlerden biri filmi kesinlikle bir sinema salonunda izlemeniz gerekiyor öyküsel olarak çok zengin ve tuhaf olmasının dışında görsel dillide çok etkili Jonathan Glazer tuhaf bir yönetmen yaptığı işleri özelle seçiyor ve çok fazla film yapan bir yönetmende değil ama bu film görülmesi gereken çok fazla şey gösteren aynı zamanda söyleyen bir film. Her bakımdan ilgi çekici ve şok edici Sandra Hüller ise bu yıl hem Anatomy of a Fall hem de The Zone of Interest ile kariyerini iyi adımlarla yukarı çıkartıyor kendisi yeni bir Isabelle Huppert. The Zone of Interest görülmesi gereken yılın en iyi filmlerinden biri.
@stiff
2 yıl önce
6.5 / 10
@sersak53
2 yıl önce
7 / 10
@pensive
2 yıl önce
5.9 / 10
@merodesidero
2 yıl önce
Filmin sonunda çok tanıdık bir sahne vardı. Rudolf Höss merdivenlerden aşağıya inerken kamerayla göz göze geliyor ve birden geçmişten bugüne gelerek müze haline çevrilmiş krematoryumu temizleyen insanları görüyoruz. Bu sahne bir süre böyle devam ederken tekrar Rudolf Höss aynı şekilde merdivenlerden inmeye devam ediyor. Bu bana biraz Kuru Otlar Üstüne'deki filmde setin dışına çıkma anını hatırlattı.
@enik_kral
2 yıl önce
The Zone of Interest, Auschwitz kampının komutanı olan Rudolf Höss ve ailesinin kampın hemen yanı başındaki evlerindeki yaşantılarını anlatıyor. Höss'ün kendi tabiriyle cennete benzeyen evleri, esasında cehennemi görmemize engel olan bir perde gibi kullanılmış. Evet, bu perde sayesinde Auschwitz'te olan biten hiç bir şiddet eylemini görmüyoruz belki ama çığlıklar ve silah sesleri hiç kesilmiyor. Görünen en somut şey ise ölümlere ait olan duman ve onunla birlikte yayılan kokunun hissedildiği anlar. Çerçeveyi genel olarak mutlu bir aile tablosu olanca durağanlığıyla dolduruyor. Dışarıdan bakıldığında son derece normal bir yaşantıya sah ... Devamı
The Zone of Interest, Auschwitz kampının komutanı olan Rudolf Höss ve ailesinin kampın hemen yanı başındaki evlerindeki yaşantılarını anlatıyor. Höss'ün kendi tabiriyle cennete benzeyen evleri, esasında cehennemi görmemize engel olan bir perde gibi kullanılmış. Evet, bu perde sayesinde Auschwitz'te olan biten hiç bir şiddet eylemini görmüyoruz belki ama çığlıklar ve silah sesleri hiç kesilmiyor. Görünen en somut şey ise ölümlere ait olan duman ve onunla birlikte yayılan kokunun hissedildiği anlar. Çerçeveyi genel olarak mutlu bir aile tablosu olanca durağanlığıyla dolduruyor. Dışarıdan bakıldığında son derece normal bir yaşantıya sahip olduğunu düşündüğümüz bu sıradan insanların, bir insanlık suçunun sorumlusu olduklarını ve bu şekilde rahatça yaşabildiklerini de gösteren yönetmenin aslında bu olguyu seyirciyi empati yoluyla duruma dahil etmek için kullandığını söyleyebiliriz. Öyle ki kameranın hareketsiz pozisyonu ile birlikte, yemek masası ya da toplantı masasındaki biri gibi hissedip deneyime dahil oluyorsunuz, film süresince hatta sonrasında insan gibi görünen canavarlardan biri olduğunuzu düşündüğünüz bir işkenceye maruz kalıyorsunuz.
Hemen her gün yanı başlarında yaşanan vahşetin, ailenin yaşantısında olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığını görmenin seyredende bıraktığı rahatsız edicilik aslında oldukça tanıdık geliyor. Eğer filmi kimin yönettiğini bilmiyor olsam ve bir tahminde bulunmam istense aklıma ilk gelen isim Michael Haneke olurdu. Haneke'nin rahatsız edici üslubuna ilaveten, ses tasarımı ve müzik kullanımının etkisi de eklenince filmin seyrinin oldukça zor bir hale geldiği söylenebilir. Film için özel bestelenmiş müzikler, filmin açılış sahnesinden finaline kadar özenle yerleştirilmiş. Siren sesleri ve çığlıklarla bezeli müzikleri ile Mica Levi'nin performansı, filmi son derece rahatsız edici bir hale getirmiş.
Görüntülerde ise bu durum farklı bir şekilde seyrediyor. Aslında hikaye ile anlatılmak istenilenin aksine cıvıl cıvıl doğa ve mutlu bir aile tablosu gösteriliyor. Özellikle "Ida" ve "Cold War" isimli siyah beyaz başyapıtları ile bildiğim görüntü yönetmeni Lukasz Zal, The Zone of Interest'te sabit kamerası, genel planları ve renkleri(seslerde olduğu gibi renklerin de yer yer özellikle bozulduğunu ve soğuk filtreler kullanıldığını görüyoruz) ile filmin diline uygun görüntüler oluşturmuş.
Yönetmen, oyuncuların dikkat çekici bir performans ortaya koyabilmesi için onlara pek fırsat vermiyor. Kamera olabildiğince yakın çekimlerden dolayısıyla duygu geçişlerini hissettirmekten kaçınıyor. Kaldı ki, oyuncuların canlandırdığı karakterlerin içinde bulundukları durumdan duygusal açıdan olumsuz bir şekilde etkilenmedikleri her haliyle anlaşılıyor. Filmi izlerken, Komutanın karısı rolünde izlediğimiz Sandra Hüller için zorlayıcı bir performans olmasa gerek diye düşündüm. Aynı yıl içinde çekilen "Anatomy of a Fall" filminde de yine yaşanan ama gösterilmeyen bir şiddet karşısında, daha fazla yakın plan görünür olsa da duygularını belli etmeyen soğuk bir karaktere hayat veriyordu.
Jonathan Glazer, yaptığı bir kaç filmden daha çok ünlü isimler için çektiği müzik klipleri ile biliniyor. Önceki filmi Under the Skin oldukça dikkat çekici olsa da The Zone of Interest onun kariyeri için daha belirleyici bir film olacağa benziyor. Film için seçilen konunun hassasiyeti ve konuyu ele alma biçiminin farklılığı ile sonuç olarak ortada oldukça dikkat çekici bir iş var. Genel izleyiciye hitap etmeyi aklından bile geçirmeyen farklı bir dil tercih ettiği için, her ne kadar bilinen ve popüler bir film haline gelmeyecek olsa da bu çok iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Haliyle bu filmi sonrası yönetmenin sonraki filmlerinde nasıl bir şey ortaya koyacağı merak uyandırıyor. Bu filmi ile alacağı ödül ve geri dönüşlerle, bu sefer yeni filmi için bir on yıl daha bekleyeceğini ise hiç sanmıyorum.
@denizsemiha
2 yıl önce
@yigithan300
2 yıl önce
8.6 / 10