M
16 yıl önce
Nostalji filmine yorum yazdı:
İz Sürücü filmine yorum yazdı:
kahverengi başlayıp yeşil devam edip yine kahverengi biten tarkovsky filmi. filmi yıllar önce ilk izlediğimde "bu ne skim bir filmdir lan böyle" demiştim, itiraf ediyorum. ama o zaman tarkovsky kimdir, nedir, ne değildir bilmiyordum. bu kez, o güne nazaran daha bilinçli bir şekilde izledim. kitaptan uyarlamaymış bu film de. kitabı okumadım ama zaten senaryo kitabın yazarları tarafından oluşturulmuş. film ilk çekimden sonra yanlış tab edildiği için tarkovsky filmi yeniden çekmek zorunda kalmış ve sanırım bu ikinci çekimi daha bir kendi kafasına göre yapmış. çekilen mekan da bir fabrikanın yanıymış. fabrikadan çıkan zehir film ekibini ciddi anlamda etkilemiş okuduğum kadarıyla. filmdeki siyah köpek de tesadüfen oradaymış ve `tarkovsky` de filmde yer almasından rahatsız olmamış. şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: benim açımdan bu film -teknik ve anlatım açısından- zerkalo'nun yanından bile geçemez. kendimce yorumlarım da şunlar:
spoiler
+ her şeyden önce klasik tarkovsky filmleri ö ... Devamıkahverengi başlayıp yeşil devam edip yine kahverengi biten tarkovsky filmi. filmi yıllar önce ilk izlediğimde "bu ne skim bir filmdir lan böyle" demiştim, itiraf ediyorum. ama o zaman tarkovsky kimdir, nedir, ne değildir bilmiyordum. bu kez, o güne nazaran daha bilinçli bir şekilde izledim. kitaptan uyarlamaymış bu film de. kitabı okumadım ama zaten senaryo kitabın yazarları tarafından oluşturulmuş. film ilk çekimden sonra yanlış tab edildiği için tarkovsky filmi yeniden çekmek zorunda kalmış ve sanırım bu ikinci çekimi daha bir kendi kafasına göre yapmış. çekilen mekan da bir fabrikanın yanıymış. fabrikadan çıkan zehir film ekibini ciddi anlamda etkilemiş okuduğum kadarıyla. filmdeki siyah köpek de tesadüfen oradaymış ve `tarkovsky` de filmde yer almasından rahatsız olmamış. şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: benim açımdan bu film -teknik ve anlatım açısından- zerkalo'nun yanından bile geçemez. kendimce yorumlarım da şunlar:
spoiler
+ her şeyden önce klasik tarkovsky filmleri özelliği gösteriyor yine: mekanlar, renkler, filmin tamamına hakim olan belirsizlik, bunalım, su, sis, belirli bir yere uzun süreli gözümüze gözümüze sokarcasına odaklanma vs... özelde bu film için söyleyecek olursak evin o bunaltıcı ortamı, renkler, yatağın sürekli sallanması, çevreden gelen rahatsız edici sesler tam anlamıyla izleyeni boğuyor. yönetmen de zaten bunun ustası.
+ filmin başında dikkatimi çeken ilk şey, o kadar kötü koşullarda -deyim yerindeyse bokun içinde- yaşayan birisinin yataktan kalkar kalkmaz dişlerini fırçalaması. bu çok ilginç bir kare, en azından bana öyle geldi. ama yönetmeni düşününce şaşırmamak gerekiyor sanırım.
+ yolculuğa çıktıktan sonra rayların üstünde giden araçla yolculukları bitinceye kadar filmi kahverengi izliyoruz. ne zaman ki o yolculuk bitiyor, o zaman film renkliye -yeşile- dönüyor. bu anlamda bölge kavramı sanırım refaha ulaşma, düzlüğe çıkma, geçmişe dair her türlü sıkıntıyı geride bırakma anlamına geliyor (gibi). ama filmin devamında halk, bilim adamı ve sanatçı sembollerinin başka başka sorunlarla karşılaştığını, gidilen yönün ve aşılmaya çalışılan yolun binbir türlü engelle dolu olduğunu fakat bu engellere dair korkuyu da o yola girmiş kişinin (ya da toplumun) oluşturduğunu anlıyoruz. filmden bu korkunun toplumun yarattığı bir korku olduğuna ve aslının olmadığına dair bir mesaj çıkarabiliyoruz.
+ öncelikle şunu belirtmem gerekir, filmdeki sembollerle ilgili başka yerlerde yapılan iz sürücünün halkı, yazarın ve profesörün de bilim ve sanatı temsil ettiği görüşüne katılıyorum. bu sembollere dair ekleyeceğim tek şey, filmde sadece halka ya da sadece halka öncülük eden (etmesi gereken) bir tabakaya eleştiri yok. her ikisine de sağlam bir eleştiri var. halka dair yapılan eleştiri, başka toplumsal kuşullarda yaşamayı arzu ettiği halde o koşullara erişmek için pek bir şey yapmaması, yapmak istememesi, bundan korkması, yapmak isteyene de engel olmaya çalışması (iz sürücü yolculuk boyunca hep yanındaki adamları önden gönderdi. önce sen git dedi. profesör geldiği yoldan çantasını almak için geri dönmek istediğinde buna izin vermedi. ama profesör de onu dinlemedi ve çantasını bulmak üzere geri döndü, buldu da zaten. korkulacak hiçbir şey olmadığı ortaya çıktı. tam bu esnada yazar ve (güya) iz sürücü başka bir yoldan gittikleri halde aynı yere, profesörün olduğu yere çıktılar.) aydın kesime getirdiği eleştiri de -anladığım kadarıyla- halkın inançlarına ve umut kaynaklarına saygı duymaması, ciddiye almaması, tüm bunları alaya alması ve halkı aşağılaması (hatırlayacak olursanız filmin sonunda profesör odayı yok etmek için yanında getirdiği 20 kilotonluk bombayı çıkarıyor. o odayı yok etmek istiyor. yani halkın tüm inançlarının ve umutlarının dayanağı olan bir mekanı. yok etmek istiyor çünkü o derece rezil bir yerin umuda kaynaklık etmesine tahammül edemiyor. ayrıca yazar kişisinin odada bulduğu isa'nın başına geçirilen tarzda dikenli tacı alay edercesine alıp başına takması ve sonra çıkarıp tekrar duvara asması da dikkate değer bu anlamda.).
+ yazar ve profesör gibi aydın denebilecek kişilerin huzuru, mutluluğu ve umudu araması, özellikle de bölge denilen aslında hiç kimseye hiçbir şey vaad etmeyen bir yerde araması çok ironik bir durum. profesörün her ihtimale karşı yanında 20 kilotonluk bir bomba getirmesi ve odayı havaya uçurmak istemesi bana göre hem ya hep ya hiçin, hem de bencilliğin bir işareti gibi. zira kendi aradığını bulamadığı bir yerin başkalarına da huzur ve mutluluk vermesine anlam veremiyor, buna katlanamıyor profesör. o yüzden yok edip kendileri için anlamlı olmayan ama başkaları için belki de birçok anlam barındıran bir yeri (bir odayla semboliz edilmiş ama, bu bir düşünce de olabilir bir inanç da) ortadan kaldırıp halkı boş inançlardan kurtarmaya çalışıyorlar. iz sürücü de burada -yazılıp çizildiği gibi- aydın kesime tam zıt olan halk tabakasını temsil ediyor. bu adam da onların tam tersi -belki saçma da olsa- odanın mutluluk ve huzur verici tarafına inanıyor. oysa ki baktığımızda her iki tarafın düşünceleri ve tavırları da yanlış görünüyor. orta yol yok bu filmde. halkı ciddiye almayan bir aydın katmanı ve saçma sapan inançlarla beslenen, huzuru ve mutluluğu içinde yaşadığı koşullarda değil de başka başka ve kendi ya da içinde yaşadığı toplum dışındaki yerlerde arayan bir halk tabakası var.
+ filmde birçok yerde yaşama ve insana dair çözümlemeler var. hepsi de şapka çıkarılacak cinsten çözümlemeler bunlar.
+ odaya -yani hedefe, varılmak istenen noktaya- varıldıktan sonra odadaki telefonun çalmasını ben gerçek hayatla bir bağ, görülmek istenmeyen gerçekliğe dair bir sembol olarak algılıyorum.
+ gelmeye, ulaşmaya çalıştığımız yer için verdiğimiz mücadeleler sonunda, ulaştığımız yer hiç de umduğumuz yer olmayabiliyor. ama biz onu da göremiyoruz (mu?).
+ filmin en sonunda görüyoruz ki iz sürücü aslında bulmak istediğini çok uzaklarda ve zorlu koşullar içerisinde arıyor ama asıl cevher kendi çocuğu. bu çocuk elinin altında, çok ama çok yakında olmasına rağmen iz sürücü bunu görmüyor, göremiyor belki de görmek istemiyor.
spoiler
peşinen edit: bölük pörçük bir yorum olmuş olabilir. bunun için şimdiden özür...
Ayna filmine yorum yazdı:
aşmış tarkovsky şiiri. film değil bu, bir şiir. eğer bu bir filmse diğerleri film değil. savaşlar arasında geçen depresif bir çocukluğun gözler önüne serilmesi sanırım bu film. filmi izlerken de izledikten sonra da insan ister istemez şunları düşünüyor: "bu adam neler yaşadı ki bu duyguları bu kadar yoğun anlatıyor, izleyeni de filmin için hapsediyor, hapsedebiliyor?"
spoiler
+ filmlerinde gerçekleşen ani sağnak yağmurun yerini bu filmde rüzgar almış. filmin en başında, adam tam giderken aniden çıkan rüzgar ve otların dalgalanması kesinlikle görülmeye değer.
+ filmin 17. dk 40. saniyesiyle 20. dk 05. saniyesi arasındaki bölüm fena halde ürkütücü. o saçlarını yıkayıp da doğrulan kadın hayatımda görüp görebileceğim en ürkütücü sahnelerden birisini oluşturmuş (halka'da da tırsmıştım zaten samara'dan bu yüzden). japon korku sineması su ve yüzü kapatan uzun ve ıslak saçları korku unsuru olarak kullanmaya başlamadan çok önce benzer unsurları tarkovsky kullanmış zaten. acayip ürkütücü... o ... Devamıaşmış tarkovsky şiiri. film değil bu, bir şiir. eğer bu bir filmse diğerleri film değil. savaşlar arasında geçen depresif bir çocukluğun gözler önüne serilmesi sanırım bu film. filmi izlerken de izledikten sonra da insan ister istemez şunları düşünüyor: "bu adam neler yaşadı ki bu duyguları bu kadar yoğun anlatıyor, izleyeni de filmin için hapsediyor, hapsedebiliyor?"
spoiler
+ filmlerinde gerçekleşen ani sağnak yağmurun yerini bu filmde rüzgar almış. filmin en başında, adam tam giderken aniden çıkan rüzgar ve otların dalgalanması kesinlikle görülmeye değer.
+ filmin 17. dk 40. saniyesiyle 20. dk 05. saniyesi arasındaki bölüm fena halde ürkütücü. o saçlarını yıkayıp da doğrulan kadın hayatımda görüp görebileceğim en ürkütücü sahnelerden birisini oluşturmuş (halka'da da tırsmıştım zaten samara'dan bu yüzden). japon korku sineması su ve yüzü kapatan uzun ve ıslak saçları korku unsuru olarak kullanmaya başlamadan çok önce benzer unsurları tarkovsky kullanmış zaten. acayip ürkütücü... offf!
+ filmin 20. dk 33. saniyesinde yine tarkovsky'ye ait andrei rublev adlı filmin afişi göze çarpıyor. kendi filminde yine kendine ait başka bir filmin afişini kullanmış. belki de ilk o kullanmıştır.
+ film öyküden öyküye atlıyor. kadının hikayesiyle başlıyor, sonrasında adamın hikayesine geçiş yapıyor, sonra çocuklara eğiliyor vb... böyle devam ediyor ama sonradan anlıyorsunuz ki zaman kavramının, filmdeki karakterlerin tam olarak kimi yansıttıklarının hiçbir önemi yok. çünkü anlatım, zaman zaman karşınıza çıkan fotoğrafvari kareler bu şiirsellik dışındaki her şeyi anlamsız kılıyor. hiç bitmesini istemedim ben filmin. çünkü korkusuyla, sevinciyle, kederiyle izliyor değil de yaşıyor gibiydim. o derece etkili bir anlatımı var filmin.
+ filmdeki şiirlerin tamamı tarkovsky'nin babası olan arseny tarkovsky'ye ait.
+ müzikler tek kelimeyle olağanüstü.
+ filmde dikkat çeken noktalardan birisi baba karakterinin hemen hemen hiç görünmemesi. bu karakterin sadece sesini duyuyoruz. bu durum, bir çocuğun ailesinin resmini yaparken babasını çizmemesine ya da çok küçük çizmesine benziyor. baba çocuk tarafından kabullenilmemişse, çocuk babayı sevmiyorsa ortaya çıkan bir sonuç bu. baba sevilen bir varlık olarak çocuğun zihninde yer etmemişse, resminde de yer etmiyor, edemiyor.
+ rüzgardan korkup kaçan ve eve sığınan çocuk o kadar tanıdık geldi ki bana. bendim sanki o. ne kadar sık yaşamışızdır, özellikle ıssız bir yerlerdeyse oturduğumuz ev.
+ filmin 84. dakikasında başlayan çocuğun aynaya önce bir bakıp kafasını çevirip sonra tekrar ve daha dikkatli bakmasıyla devam eden sahnenin ne kadar anlamlı olduğunu anlatmaya çalışmak nafile. türlü türlü hasarlara ve zedelenmelere de maruz kalarak bir şekilde olumlu benlik algısı oluşturmaya çalışan çocuğun bakışları onlar. hepimizin bir zamanlar bakıp da anlamlandırmaya çalıştığımız yüze benziyor.
+ bazı sahnelerin ağır çekim olması apayrı bir tat katmış filme. büyüleyici olmuş bu sahneler, hele de müzik yoksa arkada.
+ finalde adamın kadına sorduğu "kız mı istersin erkek mi" sorusundan sonra final boyunca çalan müzik inanılmaz ihtişamlı. kapanış da olağanüstü olmuş.
+ filmin adının ayna olmasının anlamı büyük muhtemelen. adı ayna çünkü tarkovsky'nin yaşamını yansıtıyor. başka türlü bakarsak da, adı ayna çünkü izleyen herkes mutlaka ama mutlaka kendinden, kendi çocukluğundan, korkularından, endişelerinden ve özellikle de travmalarından izler bulabilir.
+tarkovsky'nin kitabındaki yorumu: "film, canımdan çok sevdiğim ve çok iyi tanıdığım insanların hayatlarını yeniden canlandırmak amacını taşıyordu. kendisi için değerli olan insanların hakkını ödeyemeyeceğini, kendisine gösterilen sevgiyi, verilen onca şeyi hiçbir zaman gereğince karşılayamayacağını düşünen bir insanın çektiği acıları anlatmak istiyordum. bu insan, onları yeterince sevmediğine inanıyor ve bu, onun için gerçekten acı veren, katlanılması zor bir düşünce... ayna'da benden değil, bana yakın olan insanlara karşı duygularımdan, onlarla olan ilişkilerimden, hiç tükenmeyecek anlayışımdan, ama aynı zamanda da onlara karşı işlediğim ve hiçbir zaman düzeltemeyeceğimi düşündüğüm günahlarımdan ve başarısızlığımdan söz etmek istemiştim..." (mühürlenmiş zaman, s.155)
+ özetle: sadece güzel, tanıdık ve etkileyici anlatımıyla muhteşem bir film. pardon! film değil şiir...
spoiler
Çakal filmine yorum yazdı:
resmen aceleyle bitirilmiş, oldu bittiye getirilmiş bir film maalesef. uğur polat'a ve erkan can'a rolleri hiç gitmemiş, kostüm gibi durmuş. incecik, zarif mi zarif ses tonuyla racon kesilmez. tek iyi oyuncu bana göre ismail hacıoğlu (yine utandırmamış, hakkını vermiş). akın karakterinin varoluşsal bezginlik ve boşlukta süzülme problemlerine daha iyi ve uzun soluklu eğilebilirlermiş. ama yapmamışlar, bok gibi bir film çıkmış ortaya.
özetle:
+ hacıoğlu çok iyi.
+ mafya babası rolleri hiç oturmamış.
+ film zırt diye bitiyor. acayip anlamsız ve ayakları yere basmayan bir yapıma dönüştürmüş bu durum filmi.
+ küfürlü olması süper olmuş. tüm küfürler açık seçik söyleniyor ki tamamen gerçekçi yansıtmış o dünyayı.
+ çok daha güzel bir yapım olabilecekken olamamış daha doğrusu olduramamışlar.
Solaris filmine yorum yazdı:
kitabını okumadan izlediğim film. öncelikle belirtmek gerekir ki kitabını okuyup da izleyenler tarkovsky versiyonu için de soderberg versiyonu için de olmamış diyorlar. ayrıca öğrendiğim kadarıyla tarkovsky’nin beğenmediği tek filmiymiş.
spoiler
+ izlediğim en ağır tarkovsky filmiydi. söylemekte yarar var. filmin bir bilimkurgu filmi olmadığını düşünüyorum. bilimkurgu filmin sadece görünen tarafıymış gibi geliyor bana. asıl anlatmak ya da vurgulamak istediği, bilinçaltı, bilinçaltımızdakilerin hiçbir zaman kaybolmaması vs... ama kitabını okumadım, söyleyim...
+ usta daha önceki filmlerinde de kullandığı malzemeleri yine kullanmış: sulak bir alan ve sisli bir ortam, bu sulak alana komşu sessiz sakin bir ev, bir anda bastıran sağnak yağmur, at vb...
+ filmin başlarındaki yağmur yağan sahnedeki teknik hatalar bariz biçimde görülmekte. örneğin yağmur yağdığı esnada iki çocuğun bulundukları yerden apar topra kaçmaları sahnesi olmamış. çünkü yağmurun oraya yağmadığı, sadece kameranın çek ... Devamıkitabını okumadan izlediğim film. öncelikle belirtmek gerekir ki kitabını okuyup da izleyenler tarkovsky versiyonu için de soderberg versiyonu için de olmamış diyorlar. ayrıca öğrendiğim kadarıyla tarkovsky’nin beğenmediği tek filmiymiş.
spoiler
+ izlediğim en ağır tarkovsky filmiydi. söylemekte yarar var. filmin bir bilimkurgu filmi olmadığını düşünüyorum. bilimkurgu filmin sadece görünen tarafıymış gibi geliyor bana. asıl anlatmak ya da vurgulamak istediği, bilinçaltı, bilinçaltımızdakilerin hiçbir zaman kaybolmaması vs... ama kitabını okumadım, söyleyim...
+ usta daha önceki filmlerinde de kullandığı malzemeleri yine kullanmış: sulak bir alan ve sisli bir ortam, bu sulak alana komşu sessiz sakin bir ev, bir anda bastıran sağnak yağmur, at vb...
+ filmin başlarındaki yağmur yağan sahnedeki teknik hatalar bariz biçimde görülmekte. örneğin yağmur yağdığı esnada iki çocuğun bulundukları yerden apar topra kaçmaları sahnesi olmamış. çünkü yağmurun oraya yağmadığı, sadece kameranın çekim yaptığı yerin hemen önünde suyun boca edildiği o kadar belli ki. ama görmezden gelinebilir tabii.
+ filmin başında 8. dakikada kızın yeni tanıştığı oğlana bir bakışı var ki akıllara zarar. o kıza o bakışı nasıl verdirdin arkadaş. buna aklım ermiyor. nasıl bir potansiyeldir bu böyle...
+ adam siyah beyaz filmde olayı anlatırken 15. dk 18. saniyede arka tarafta adamın birisi çay almaya geliyor. fincanı alırken anlatan adam yani burton birden arkasını dönüyor. bu sahnede de söz konusu paranoyayı çok iyi yansıtmışlar.
+ filmde bilimin insandışılaştırılmasına dair de çok güzel diyaloglar var (hiroşima’yı hatırla diyor mesela bir yerde).
+ tüneller boyunca yapılan arabayla yolculuk acayip bir his ve karmaşa yüklüyor insanın zihnine. tek kelimeyle harika olmuş bu sahne. hemen sonrasında gelen sessiz göl kıyısı sahnesi de yine olağanüstü oturmuş (pejo 508 reklamı gibi olmuş). başka filmlerinde de kullanmıştı bu etkiyi.
+ her filminde olduğu gibi bu filminde de filmdeki kahramanların çok da müdahele edemedikleri bir kavram var. offret de mesela nükleer savaştı bu. burada da okyanus var. insanların yaşayıp da unutmaya çalıştıklarını, bilinçaltına ittiklerini yeniden aynı formda ve aynı duygusallıkta yaratan bir okyanus.
+ kris ve hari’nin yerçekimi olmadığı anda havada süzülmeleri görülmeye değer sahnelerden birisi. yerçekiminin olmaması durumundan sadece kris, hari, bir şamdan ve bir kitabın etkilenmesi de dikkate değer.
+ filmin 91. dakikasında kadın adamı göremeyince kapıyı sarsmaya başlıyor ve kapıyı diğer tarafa çekerek açmayı akıl edemeyip parçalıyor. tabii bu sahneden hemen sonra adamın, kadının eşyalarını bir köşeye sıkıştırıp saklaması da gözden kaçmamalı. anlamlandıramadığım kısımlardan birisidir bu.
+ okyanusu gösterirken öyle bir görüntü seçilmiş ki uzun süre bakılacak olursa devrelerin yanması işten bile değil. çok rahatsız edici bir görüntü (doğal olarak).
+ kris solaris’e gidip de baba ocağına döndükten sonra fark ediyoruz ki gitmeden önce yaktığı ateşten hala dumanlar çıkıyor. bu da, acaba söz konusu yolculuk gerçekte değil de sadece zihinde ya da bilinçaltında mı yapıldı sorusunu getiriyor akıllara.
+ filmin sonunda baba ocağını okyanusun ortasında görüyoruz. şu mudur olay yani: nereye gidersek gidelim, ister solaris’te olalım ister baba evinde, o okyanus her zaman bizimle birlikte (mi?). bize unutmaya çalıştığımız şeyleri hatırlatmaya, bizi karşılaşmak istemediklerimizle, bilinçaltına ittiklerimizle yüzleştirmeye hazır bekliyor (mu?) olacak. bizim dışımızda, gücünü bizim yaşadıklarımızdan ve yaşattıklarımızdan alan, bizim belleğimizdekilerle beslenen bir tanrısal bir güç (mü?) var. her yerimiz onunla (mı?) çevrili.
+ "Diyelim ki seni seviyorum. Aşk hissedebildiğimiz bir şey ama asla açıklayamayız. Sadece ’aşk’ düşüncesi açıklanabilir. İnsan kaybedebileceğini sever; kendini, bir kadını, ülkesini... Bugüne kadar, insanlık, dünya, aşka giden bir yol bulamadı. O kadar azız ki! Belki de burada olmamızın nedeni, ilk defa insanoğlunu, aşkın bir nedeni olarak anlayalım diyedir."
spoiler
Kasım filmine yorum yazdı:
"parayı kabul etmek sanatı satmak demektir" temalı harika film. üzerine söylenebilecek bir ton şey var. ama temelde harika hazırlanmış, oyunculukları filmde kullanılan kostümler kadar güzel olan, hayatıma belgesel tiyatro kavramını bir daha çıkmamak üzere sokan bir film bu. ama şu da var:
spoiler
+ öncelikle filmin yaşlı kahramanlarıyla genç kahramanlarının birbirlerine benzerliklerine inanamadım. (bu saflığıma sonradan güldüm resmen. -19 nisan 2011-)
+ her film yönetmeninin izlerini taşır. şöyle yazayım ya da: her ciddi yönetmen kendi ideolojisini ya da dünya görüşünü eserine yansıtır. bu apaçık bir durum. burada da sanatla ilgili tüm bu söylemler yönetmenin dünya görüşünü yansıtıyor bize. para için yapılan sanatın bir hiç olduğunu, sanatın bireyi dolayısıyla da toplumu değiştirebileceğini ve yine dolayısıyla dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirebileceğini, insanın bu sayede başka insanlara bakarken din, etnisite gibi kavramlardan bağımsız hareket edebileceğini yönetmen di ... Devamı"parayı kabul etmek sanatı satmak demektir" temalı harika film. üzerine söylenebilecek bir ton şey var. ama temelde harika hazırlanmış, oyunculukları filmde kullanılan kostümler kadar güzel olan, hayatıma belgesel tiyatro kavramını bir daha çıkmamak üzere sokan bir film bu. ama şu da var:
spoiler
+ öncelikle filmin yaşlı kahramanlarıyla genç kahramanlarının birbirlerine benzerliklerine inanamadım. (bu saflığıma sonradan güldüm resmen. -19 nisan 2011-)
+ her film yönetmeninin izlerini taşır. şöyle yazayım ya da: her ciddi yönetmen kendi ideolojisini ya da dünya görüşünü eserine yansıtır. bu apaçık bir durum. burada da sanatla ilgili tüm bu söylemler yönetmenin dünya görüşünü yansıtıyor bize. para için yapılan sanatın bir hiç olduğunu, sanatın bireyi dolayısıyla da toplumu değiştirebileceğini ve yine dolayısıyla dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirebileceğini, insanın bu sayede başka insanlara bakarken din, etnisite gibi kavramlardan bağımsız hareket edebileceğini yönetmen direk veriyor bize. dallandırıp budaklandırmıyor yani. dümdüz veriyor bu görüşü bize. bunu yaparken kendisiyle de çelişiyor tabii biraz. ama olsun, her insan çelişki yaşar. hiç önemli değil...
+ öncelikle filmde (aslında film değil, bildiğin belgesel) seyirciyi ti'ye alan bir sürü oyun var. bunu fark etmemiz çok zor, çünkü görünürdeki hikayeye çok fena kaptırıyoruz kendimizi. söz gelimi alfredo ve arkadaşlarının yaptıklarını hayranlıkla izliyoruz, alfredo'nun kardeşine üzülüyoruz, ailesine ve yaşantısına bakıp alfredo'nun gizemli taraflarını çözümlemeye çalışıyoruz, yaşadıkları aşka aşık oluyoruz falan filan... ama tüm bunlar olurken filmin kurgu tarafını gözden kaçırıyoruz. filmin içinde buna dair ip uçları var. mesela yaşlı kahramanlara bakacak olursak belgeselin yapım yılı 2030. zira adamlar çok yaşlı ve geçmiş diyerek sözünü ettikleri yıllar 1998-2001 arası. birincisi bu. sonra baş kahraman alfredo filmde (aslında belgesel:) başkalarını da tongaya düşürüyor. filmin başlarında ailesinin kazada öldüğünü söyleyerek hocayı, sanat eserlerini gezerken de sevgilisini tongaya düşürüyor. bunları önemsemiyoruz çünkü bunun filmin bir parçası olduğunu düşünüyoruz. ayrıca hocasının, kaza olayının gerçek olmadığını nasıl öğrendiğini de bir türlü anlayamıyoruz. hoca fırça atıyor, eleman ortamı terk ediyor.
+ filmin bir yerinde de yine eduardo'ya verip veriştirirken "mesih oyununa daima çıplak çıkardık. ta ki, eduardo denen o üçkağıtçı gelene kadar. o hıyarın yüzünden sutyen ve peştamal bile giymiştik. inanabiliyor musunuz! hem de 1999'da!" diyor. sanki 1920'li yıllardan söz ediyor. o tarihte çıplaklık sorun oluşturmuyor ama peştemal giymek toplumda infiale sebep oluyormuş gibi...
+ yaşlı olan kahramanların anlatımına bakacak olursak "benliklerini kaybetmelerine" sebep olan eduardo denilen şahıs tam bir şeytan. yaşlı kahramanlardan birisi "eduardo echevarria ile kontrat imzalamak ölüm fermanımızı imzalamak oldu" diyor. oysa ki (en azından benim gözümden) eduardo o kadar da kötü birisi değil. yönetmen burada da bir oyun oynamış galiba bize.
+ b.kunu çıkarmadan öze geleyim: bu namussuz, seyirciyi de -yani bizi de- dahil ediyor oyuna (hani hep izleyiciyi de oyuna dahil etme vurgusu var ya. hah o vurgu bu vurgu işte). bu filmi izlerken, sokaklarda o belgesel tiyatroyu bön bön izleyen kalabalık var ya. hah, işte o kalabalık biziz aslında. yönetmen anladığım kadarıyla filmin başlarında tiyatro hocasının alfredo'ya yaptığını yapıyor, yani kıvama getiriyor. orada da hatırlarsanız hoca duygusal açıdan bir giriş yapmıştı ve alfredo gayet kıvama gelmişti. sonrasında da gayet güzel bir hikaye uydurmuştu. yönetmen abi de bunu uyduruyor işte. belki de böyle birisi yok. tamamen kurgu yani. belgesel demiştim ya. unutun onu. yaşlı kahramanların da genç kahramanların da süper oynadığı harika bir film bu (türküm, doğruyum, çelişkenim:). nihayetinde yönetmen böylece amacına ulaşmış ve izleyiciyi oyuna dahil etmiş.
+ sevgili sevgilimle karşılıklı konuşma sonrasında fark ettiğim (fark ettiğimiz) birkaç noktayı daha belirtmek isterim. filmde (ya da belgeselde işte her ne b.ksa artık) yaşlı kahramanlar konuşurken ara ara gösterilen november ekibinin eskiye dair fotoğraflarını her gördüğümde hep "vay ak lan nasıl bulmuşlar bu adamlara bu kadar benzer oyuncuları" tepkisini verdim. şimdi de diyorum ki kafamı .kiim. arada hiçbir benzerlik yok, çünkü o fotoğraflardaki elemanlar zaten oyuncuların ta kendisi. bu da yönetmenin bize bir oyunu yani.
+ olan bitenle ilgili bir nokta daha fark ettim. sokakta bağımsız bir şekilde izleyenleri de oyuna dahil ederek oynadıkları oyunlarda hiçbir zaman bir taşkınlık ya da bir tepki almıyorlar (en azından ben öyle hatırlıyorum). ne zaman ki eduardo ile anlaşıp o düzlemde bir oyun planlıyorlar ve oyunu sergiliyorlar, işte o zaman dani'nin davranışları yüzünden ipler kopuyor. seyircilerden sataşanlar oluyor ve kavga çıkıyor. oysa ki benzer ipe sapa gelmez davranışları oyunlarını bağımsız bir şekilde sokaklarda sergilerken de gösteriyorlardı. burada da sahne tiyatrosunun içerdiği yapaylıkla sokak tiyatrosunun içerdiği doğallığı gözümüze sokuyor yönetmen.
+ filmin içine bilmece yerleştiren başka yönetmenler de var. nolan bunu iyi yapar mesela. onun filmlerini izlerken (kendi adıma) normalden iki kat dikkatli olmaya çalışırım, çünkü filmin bir yerlerinde bazı ipuçları verir nolan. o ipuçlarını toplamak filmi anlamlandırmaya yarar. bu filmde bunu yapamıyorsunuz, çünkü yönetmen ta en baştan "bu bir film değildir, bu kasım adlı tiyatro ekibinin hayatını anlatan bir belgeseldir" kalıbını beynimize yerleştiriyor. biz de doğal olarak sex yapan aslanları izler modunda izliyoruz bu filmi. yönetmenin aralara serpiştirdiği yaşlı karakterlerin konuşmaları da bu durumu besliyor tabii. ama durum hiç de öyle değil. bu, tam anlamıyla bir film, hem de en güzelinden, en yaratıcısından, en üçkağıtçısından. kristofır nolın bok yemiş bu adamın yanında (bana göre).
spoiler
Kaçış Planı filmine yorum yazdı:
izlenebilitesi ortanın üstünde olan, russell crowe ve elizabeth bank'in başrollerinde olduğu amerikan filmi. 2008'deki pour elle adlı filmin yenide çevrimiymiş. fransız versiyonunu izlemedim ama amerikan versiyonundan daha iyidir kesin.
pour elle: http://www.imdb.com/title/tt1217637/
the next three days: http://www.imdb.com/title/tt1458175/
spoiler
+ amerikan filmlerindeki bu ottan boktan sonra kusma olayını hala anlamış değilim. tamam, amerikan filmleri genellikle abartı üzerine kurulu, her yönden ve her konuda abartı. ama yeter lan artık. kusturmak yerine başka bir şey yaptırsınlar kahramanlara. böyle olaylardan sonra travma yaşayan, olan bitenden kusacak kadar etkilenen tek toplum amerikalılar sanırım. avrupa sinemasında buna (bu derece) rastlamak mümkün değil. avrupa sinemasının sadeliğini seviyorum.
+ arabanın savrulduğu sahne çok güzeldi fakat savrulmaya sebep olan davranışa anlam veremedim. yine klasik bir amerikan abartması. bu kadar basit ve anlaşılabilecek bir olaya amer ... Devamıizlenebilitesi ortanın üstünde olan, russell crowe ve elizabeth bank'in başrollerinde olduğu amerikan filmi. 2008'deki pour elle adlı filmin yenide çevrimiymiş. fransız versiyonunu izlemedim ama amerikan versiyonundan daha iyidir kesin.
pour elle: http://www.imdb.com/title/tt1217637/
the next three days: http://www.imdb.com/title/tt1458175/
spoiler
+ amerikan filmlerindeki bu ottan boktan sonra kusma olayını hala anlamış değilim. tamam, amerikan filmleri genellikle abartı üzerine kurulu, her yönden ve her konuda abartı. ama yeter lan artık. kusturmak yerine başka bir şey yaptırsınlar kahramanlara. böyle olaylardan sonra travma yaşayan, olan bitenden kusacak kadar etkilenen tek toplum amerikalılar sanırım. avrupa sinemasında buna (bu derece) rastlamak mümkün değil. avrupa sinemasının sadeliğini seviyorum.
+ arabanın savrulduğu sahne çok güzeldi fakat savrulmaya sebep olan davranışa anlam veremedim. yine klasik bir amerikan abartması. bu kadar basit ve anlaşılabilecek bir olaya amerikalılar arabanın kapısını açıp kendilerini aşağıya sarkıtmak suretiyle karşılık veriyorlar. biz böyleyiz demeye getiriyorlar sanırım. oysa ki güzel bir ağlama sekansı (ne demekse) çok daha etkili olabilirdi. ama kadın aşağıya sarkıtmasa kendini ekşın olmayacak tabii. o zaman yaratıcılığı tükenmiş holivud'un prestiji kaybolacak, yeniden çevrim bir amerikan filminin izlenebilitesi düşecek. ekşın görmeyeceksek amerikan filmiyle işimiz ne! sanırım elizabeth banks de güzel ağlama rolü yapamıyor. o yüzden sarkıtmayı uygun görmüşler. (-elizabeth burada iyi bir ağlama, derbeder olma, travma yaşama performansı bekliyorum senden. -ağlamasam da sarksam ben arabadan. böyle düşecek gibi olsam ama düşmesem. nasıl olur. -hmmm, tamam sark bari naapalım.)bir de tabii "chevrolet ne olursa olsun yerinde döner ama yoldan çıkmaz, takla atmaz" vurgusu var. bunun benzeri ronin'de audi için söz konusuydu.
+ her şeyden kıl payı kurtulmaları çok fantastik olmuş.
+ elizabeth'i oyunculuk yönünden çok da başarılı bulmadım açıkçası. zack and miri make a porno tarzı filmlere daha iyi gidiyor.
+ dediğim gibi fransız versiyonunu izlemedim.
spoiler
Camino filmine yorum yazdı:
vasat bir ispanyol filmi. dini kavramların abartılı yaşanması fena halde can sıkıcı. baba rolünü sevdim ben. izlemeseniz de olur diyebileceğim bir film.
İvan'ın Çocukluğu filmine yorum yazdı:
ivan'ın muhteşem bir görsellikle gözümüze gözümüze sokulan rüyaları filmin en önemli kısımları. bu rüyalar ivan'la ilgili her şeyi açıklıyor. askeri operasyonlarla ilgili cesaretine hayran kaldığımız kişinin bir çocuk olduğunu hatırlatıyor bize. bu ufaklığın yaşamak isteyip de yaşayamadığı her şey rüyalarında karşısına çıkıyor: annesiyle geçirdiği vakit, kafasını kovaya daldırıp içtiği ya da içmek istediği su (ne harikadır), yağmurun altında bir kamyon kasasında elmalarla ve güzel bir kız arkadaşla yapılan yolculuk, sahile dökülen elmalar, bunları büyük bir keyifle yiyen atlar, ağaçlar, kelebekler... yani ivanın bilinçaltındaki her şey, yaşayamadığı daha doğrusu dönemin toprak sevdalısı devletlerinin ivana yaşatmadıkları, ondan çaldıkları her şey...
The Steamroller and the Violin filmine yorum yazdı:
işçiyle çocuk arasındaki ilişkiyi anlatırken günümüz ebeveynlerine de göndermeler yapan bir film. harika bir anlatımı var. işçinin çocuğa insiyatif vermesi, ona güvenmesi çok güzel işlenmiş. tabii sonradan okuyup da öğrendiğime göre, o zamanın rusyasına da güzel göndermeler varmış filmde.
spoiler
+ filmde yine arseny tarkovsky’nin adı geçiyor. ayrıca sanata dair de çok güzel diyaloglar var. ama tabii asıl konu sanat değil.
+ film devam ederken birden geçiş yapılan siyah beyaz sahneler olağanüstü anlamlı. yönetmen yine ailesiyle, geçmişiyle hesaplaşıyor bir şekilde. belki de hesaplaşmadan ziyade sadece özlemdir söz konusu olan.
+ adamın kaldığı odada birden ortaya çıkan köpeği adamın sanki uzun süredir köpeğe bakıyormuş gibi kabullenmesi çok şaşırtıcıydı. daha öncesinde odanın içinde bir köpek olduğuna dair ... Devamı
spoiler
+ filmde yine arseny tarkovsky’nin adı geçiyor. ayrıca sanata dair de çok güzel diyaloglar var. ama tabii asıl konu sanat değil.
+ film devam ederken birden geçiş yapılan siyah beyaz sahneler olağanüstü anlamlı. yönetmen yine ailesiyle, geçmişiyle hesaplaşıyor bir şekilde. belki de hesaplaşmadan ziyade sadece özlemdir söz konusu olan.
+ adamın kaldığı odada birden ortaya çıkan köpeği adamın sanki uzun süredir köpeğe bakıyormuş gibi kabullenmesi çok şaşırtıcıydı. daha öncesinde odanın içinde bir köpek olduğuna dair hiçbir ip ucu da yoktu.
+ sahnelerin bazı yerlerinde aniden duyulan bir telefon sesini atlamamak lazım diye düşünüyorum.
+ en önemli özelliklerinden birisi fonda çok çok az müzik olması. müzik koymamak çok büyük cesaret isteyen bir durum, zira müzik başarısız sahnelerin bu başarısızlıklarını kapatan bir araçtır da aynı zamanda. bu filmde neredeyse hiç müzik yok. genel olarak tarkovsky filmlerinde bu durumla sıklıkla karşılaşılır, çünkü yönetmen kusursuz bir yönetmendir ve çektiği sahnelere güvenir. zaten filmleri etkisini, büyüleyiciliğini her bir sahnenin birer fotoğraf karesi gibi olmasından almaktadır. müziğe gerek yoktur, zira sahne zaten kendi başına yeterince etkileyicidir.
+ filmdeki ilk fon müziği delinin andrei’i evine davet etmesiyle çalmaya başlıyor. o müzik de bu delinin evinde çalan müzik. ilerleyen sahnelerde fon müziği olarak kullanılan müziklerin tamamı aslında filmin içinde olan, filmin bir parçası olan müzikler. anladığımız anlamda bir fon müziği tek bir sahnede var sadece yanlış hatırlamıyorsam. o sahne de andrei’in havuzda mum taşıdığı sahne.
+ deli, andrei’i yolcu ederken yolunun üstündeki kapıdan geçmesi, deli’nin kendi dünyasında yaşadığını açıkça gösteriyor. bu adam toplumsal kurallara uyum sağlayamıyor ya da sağlayamamış ama kendi dünyasında kendi kurallarına uyuyor. gerçek dünyada o kapının sağında ve solunda duvar yok belki ama kendi zihninde yaşattığı ev imgesinde orada hala duvar var. dolayısıyla kurallara uyarak kapıyı kullanıyor, diğer odaya kapıdan geçiyor.
+ yine aynı sahnede 1+1=1 yazısı gözümüze gözümüze sokuluyor. bunu görmemek imkansız ve fazlasıyla anlamlı. delinin söylediği "bir damla bir damla daha iki damla etmez. daha buyuk bir damla eder" sözü iyi okunursa 1+1=1 yazısını çok daha anlamlı bir hale getiriyor bu cümle..
+ adamın sokak ortasında görüp de kapağını açtığı aynalı dolapta görünen yansıması bence filmin kilit noktalarından birisi (odada aniden ortaya çıkan köpeği de açıklayabilir bu sahne). zaten normalde geçmişi anımsatan sahnelerde film siyah beyaz olurken, bu sahne geçmişle değil günümüzle (filmdeki şimdiki zamanla) ilgili olmasına rağmen siyah beyaz çekilmiş. bu sahneden hemen sonraki sahnede geçen kadın ile tanrı arasındaki konuşma büyüleyici.
kadın: Tanrım, nasıl istediğini görüyor musun? Ona bir şey söyle.
tanrı: Ama ya sesimi duyarsa ne olur?
kadın: Varlığını hissettir ona.
tanrı: Hep yapıyorum, ama o bunun farkında değil.
+ gelelim filmin en güzel ve en anlamlı sahnesine: delinin heykelin üstünde bağıra çağıra yaptığı konuşma... bu sahne çok ama çok önemli, çünkü yönetmen burada insanoğluna sesleniyor bağıra çağıra. şöyle ki:
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır; eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye
ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.
yine bu konuşmanın devamında şöyle sesleniyor insanoğluna:
Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken, ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam: geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer, küçükşeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu gör.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.
Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!
+++ asıl kaçırılmaması gereken nokta, delinin bu konuşmayı yaptıktan sonra kendini yakmaya çalışırken çevrede seyirci olarak onu dinleyen (daha doğrusu dinlemeyen, sadece orada bulunan, yani yaşamayan, sadece var olan) hiç kimsenin bu duruma müdahele etmemesi. daha da kötüsü müdahele etmedikleri gibi her biri ayrı telden çalıyor olması. konuşma ve adamın kendini yakmak için üstüne benzin dökmesi kimsenin umrunda değil. burada en güzel ve en "insani" tepkiyi verense bir köpek oluyor. (bu sahnede de müzik yok. çalan müzik yine filmin içinde çalan müzik.) bu sahnedeki gönderme muhteşem: deli belki de burada, insanoğlunun içine düştüğü çukurda birileri çevresini görebilsin, uyansın, kendine gelsin ve insanlığı bu çukurdan kurtarsın diye kendini feda ediyor. feda ederken de kendini ateşe vererek "karanlığın içinde bir mum" oluyor belki de kendince. burada sağlıklı olarak etiketlenen insanların tepkisizliği ve sağlıksız olarak etiketlenen, hastanelere kapatılan, binbir türlü ilaçla bilinçleri yok edilen, düşünemez, hissedemez hale getirilen ve bitkiye dönüştürülen insanların verdiği tepki muhteşem. buradan şunu çıkarabiliriz rahatlıkla: hasta dediğimiz insaların "hastalıkları" yaşadıkları dünyaya verilen son derece sıradan bir tepki aslında. belki de herkesin vermesi gereken fakat bir şekilde çevreye ve sisteme uyum sağlayarak tepkisiz ve hissiz bırakılan "sağlıklı" insanların veremediği bir tepki. bu durumda sağlıklı olmaktansa hasta olmak bizi daha çok insan yapar, çünkü hiçbir şey hissetmemektense, hissizleşmektense; yerde yuvarlanarak, içe kapanarak, intihara kalkışarak, konuşmayıp süresiz olarak susarak ya da anlamsız anlamsız kahkahalar atarak tepki vermek hissedebildiğimizi gösterir. bir sorun vardır, bu sorunun üstünü örtememişizdir (yani topluma uyum sağlayamamışızdır) ve tüm bunların sonucunda doğal olarak herkesin "nooldu lan buna" şeklinde bakmasına sebep olan tepki ya da tepkiler veriyoruzdur. bu "hasta" insan tepkisi, "sağlıklı" insan tepkisizliğine göre kesinlikle daha insani. tepkilerimiz hissedebildiğimizi gösterir çünkü.
+ özetle çok şey anlatan harika bir film. ama yine de benim nazarımda zerkalo’nun yanından bile geçemez.
spoiler