M
15 yıl önce
Ejderha Dövmeli Kız filmine yorum yazdı:
Zirveye Giden Yol filmine yorum yazdı:
"Kimsenin masum olmadığı bu dünyada, masum görünenler de masum değil. Basit bir 'iyi / kötü' mücadelesi değil bu: 'Kötü'nün 'kötü'ye karşı mücadelesi."
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2012/01/sinema-ides-of-march.html
TenTen'in Maceraları filmine yorum yazdı:
"Popüler sinemanın en büyük isminin lensinden, görkemli bir prodüksiyon tasarımına sahip sürükleyici bir macera izlemek istiyorsanız, sizi buraya alalım."
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2012/01/sinema-adventures-of-tintin.html
Artist filmine yorum yazdı:
"The Artist kaygısız bir eğlence vaat eden, hikayece seyrek bir senaryoyu stilize anlatımıyla yutturan, 'cici' bir film."
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/10/filmekimi-2011-artist.html
Salgın filmine yorum yazdı:
"Contagionı etkileyici kılan şey, sattığı felaketin, bizim gibi sıradan seyircilerin sıkıcı yaşamına tek bir dokunuş, tek bir nefes kadar yakın olması."
Devamı ve filmdeki bazı karakterleri Defne Joy Foster ve Julian Assange ile karşılaştıran tuhaf bir yazı için;
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/10/filmekimi-2011-contagion.html
Tehlikeli İlişki filmine yorum yazdı:
"A Dangerous Method, yönetmen David Cronenbergin 2000lerdeki diğer işlerinin yanında belki biraz ham kalan, belki olması gerekenden daha geveze, fakat buna rağmen işleyen, tahrik edici bir film."
Devamı ve filmin Freudyen bir analizi için;
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/10/filmekimi-2011-dangerous-method_16.html
Bu arada filmin Türkiye'deki gösterim tarihi 17 Şubat 2012, yok artık demek istiyorum...
Uyuyan Güzel filmine yorum yazdı:
"Sleeping Beauty, iyi kullandığı soğuk estetik anlayışına ve minimalizm fikrine hiçbir şey yüklemeyen, kendini fazla ciddiye alıp bu iddianın altında ezilen mutsuz bir film."
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/10/filmekimi-2011-sleeping-beauty.html
Maymunlar Cehennemi: Başlangıç filmine yorum yazdı:
Orijinal film İnsanlar vahşi yaratıklardır ve yıkım getirirler deyip, özellikle çekildiği Soğuk Savaş dönemi hükümetlerine adeta bir uyarı niteliği taşırken, 2011 yapımı Rise of the Planet of the Apes aynı distopik fanteziyi kullanarak bize ne demeye çalışıyor? Hayvan deneylerini mi eleştiriyor? Kapitalist ilaç firmalarını mı? Bu fikirlerin hiçbiri filmin sonuna kadar takip edilmiyor.
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/08/sinema-rise-of-planet-of-apes.html
Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 filmine yorum yazdı:
"Harry Potter seven bir sinema izleyicisi için mükemmel, sinema seven bir Harry Potter hayranı için tatmin edici olmaktan uzak."
http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/07/sinema-harry-potter-and-deathly-hallows.html
Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 filmine yorum yazdı:
Harry Potter and the Harcanan Çocukluğum
***Spoiler içerir.***
Harry Potter bitti.
Dün akşam çocukluğumun bir parçası Caddebostan Kültür Merkezindeki AFM sinemasının 2. salonunda kaldı.
Gece 00.00da başlayan seans fikir olarak harikaydı, pratikte de iyi işledi; salonda yalnızca serinin benim gibi azılı hayranları vardı. Önemli yerlerde çıt çıkarmadan, komik yerlerde kahkahalar ve alkışlarla izledik, çocukluğumuzun büyük kısmını bizden çalan bu hain filmi.
İzlediğimiz şey, Harry Potter seven bir sinema izleyicisi için mükemmel, sinema seven bir Harry Potter hayranı için tatmin edici olmaktan uzaktı.
Part I için yazdığım eleştiriyi hatırlarsanız, benim kitaplar konusunda takıntılı bir hayran olmadığımı bilirsiniz. Kitap ve sinema iki farklı medyadır ve daha iyi bir sinema dili elde etmek adına, kaynak materyalin esnetilmesi gayet normaldir. Nitekim bu filmde de epey bir esnetme, ekleme, çıkarma söz konusu ve benim bununla bir sorunum yok. Ha ... DevamıHarry Potter and the Harcanan Çocukluğum
***Spoiler içerir.***
Harry Potter bitti.
Dün akşam çocukluğumun bir parçası Caddebostan Kültür Merkezindeki AFM sinemasının 2. salonunda kaldı.
Gece 00.00da başlayan seans fikir olarak harikaydı, pratikte de iyi işledi; salonda yalnızca serinin benim gibi azılı hayranları vardı. Önemli yerlerde çıt çıkarmadan, komik yerlerde kahkahalar ve alkışlarla izledik, çocukluğumuzun büyük kısmını bizden çalan bu hain filmi.
İzlediğimiz şey, Harry Potter seven bir sinema izleyicisi için mükemmel, sinema seven bir Harry Potter hayranı için tatmin edici olmaktan uzaktı.
Part I için yazdığım eleştiriyi hatırlarsanız, benim kitaplar konusunda takıntılı bir hayran olmadığımı bilirsiniz. Kitap ve sinema iki farklı medyadır ve daha iyi bir sinema dili elde etmek adına, kaynak materyalin esnetilmesi gayet normaldir. Nitekim bu filmde de epey bir esnetme, ekleme, çıkarma söz konusu ve benim bununla bir sorunum yok. Hatta Harrynin cesurca Snapein karşısına dikilmesi, Voldemortun herkesin zihnine nüfuz etmesi, Harry ve Voldemortun kol kola şato etrafında çılgın atması; (bu sonuncusu salonda kahkahalarla karşılandı!) ben bunları sevdim bile. (o pek güldüğünüz Harry-Voldemort mehtap gezisi sahnesi, ikilinin arasındaki kaderden de öte bağı ve ayniliği vurguluyordu!)
O zaman sorun nerde? Bana göre sorun şu ki; biz, 12 yılını bu karakterlerle geçirmiş ve onlarla büyümüş nesil olarak, daha fazla duygusal tatmin hak ediyorduk. Anlam veremediğim bir şekilde, sanki bile isteye duygudan arındırılmış bir film var önümüzde. Dikkat edin, daha ağlayışlı bi film olsaydı keşke! demiyorum! Film çok önemli sahneleri öyle soğukkanlı geçiyor ki; ne Fredin ölümüne üzülebildim, ne de Voldemortun düşüşüne sevinebildim. İlk olay Aaa, Fred ölmüş. Neyse biz işimize bakalım, şeklinde gerçekleşirken; Voldemort ÇOK ŞÜKÜR sonunda öldükten sonra Harry dahil hiç kimseden doğru düzgün bir sevinme tepkisi gelmemesi, 8 film boyunca adeta ŞİŞEN biz seyircileri ihtiyaç duyduğumuz rahatlama hissinden mahrum bırakıyor.
Tribünlere oynamadığı, arabeske prim vermediği için filmi övebilirsiniz belki, ama arabeske kaçmadan duygu olmuyor mu? Snapein hikayesi beni en fazla tatmin eden yer oldu mesela: Hem fazla kısıp kesmeden, aceleye getirmeden verilmiş; hem de hayranların beklediği bütün hissiyat noktalarına dokunulmuş. Ben şahsen tatmin oldum!
Şu noktaya kadar bir Harry Potter hayranı olarak yaptığım eleştiriye, bir sinemasever olarak şunları eklemezsem haksızlık etmiş olurum: Bu film gerçekten çok iyi. FİLM OLARAK, beklentilerin çok çok üstünde. Kendi kategorisindeki klasik filmlerle rahatça kapışır ve döver seviyede (belki The Return of the King hariç). Filmin temposu, görüntü yönetimi, oyunculuklar mükemmel. Bütün aksiyon filmlerinin en büyük derdi seyircinin kahramana inanmasını sağlamak, onları kahramanı tamamen destekler ve onun için endişelenir duruma getirmektir. Yedi filmin ardından bu filmin zaten böyle bir sorunu yoktu, fakat Harry Potter rolünde Daniel Radcliffe o kadar ikna edici ki, seyirci birinci dakikadan itibaren kendini filmdeki durumla özdeşleştiriyor ve akıl uçuran bir rollercoaster yolculuğuna çıkıyor.
Zaten bütün seriyi izlemek bir rollercoaster yolculuğu gibi değil miydi aslında? Çok iyi yerler de vardı, çok amatör çekilmiş sahneler de; karanlık olmasına karanlıktı bütün filmler ama çocuksu merak duygusu hep bakiydi. Bu dengeyi tutturmaksa önemli olan, biz Harry Potter hayranları aslında çok şanslı değil miydik? Özellikle ilk Harry Potterın ardından sürüyle gelen diğer franchise serilerle karşılaştırırsak.
Hüzünlüyüm, ama bu yüzden mutluyum da. Dün gece benimle ilk seansı paylaşan yaşıtlarıma, çıkışta neşe içinde filmi tartışan kalabalık arkadaş gruplarına baktıkça; Hogwartsın, bu muazzam kaçış dünyasının, en azından bu neslin hatıralarında yaşayacağını biliyorum.
Bu arada, arkadaş grubu demişken! 12 Temmuz 00.00 seansında Caddebostan Kültür Merkezi AFM 2. salonda F-12/F-13/F-14 numaralı koltuklarda oturan kızlar! Anladık kitapları çok seviyorsunuz ama film boyunca 1 dakika çenenizi kapatmadınız yahu! Bir gün oturup kitapları beraber tartışalım isterseniz ama sinemada azıcık sessiz olaydınız iyiydi! Sevgiler!
10 üzerinden 7.5
Yazının orjinali: http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/07/sinema-harry-potter-and-deathly-hallows.html
Bütün Harry Potter filmlerine bir bakış: http://herseydenanlayanadam.blogspot.com/2011/07/sinema-harry-potter.html
David Fincher, Hollywoodun klasik stüdyo sistemi içinde hareket etmesine rağmen elinden geldiğince provakatif filmler çeken, asi yönetmen havalarında takılan iyi niyetli bir arkadaşımızdı. Sonra birileri bunu gaza getirip Olm kimler kimler Oscar aldı bi tek sen kaldın lan falan demiş olmalı ki, arka arkaya son derece seyirci dostu diyebileceğimiz, standart stüdyo filmi normlarına indirgenmiş (dizginlenmiş) iki film çekti: The Curious Case of Benjamin Button ve The Social Network. Seven ve Fight Clubın yüzüne bile bakmayan ödül çevresi, bu iki filmi de (biri fantastik öğelerle süslü yeni nesil bir Forrest Gump, diğeri de üzerinden 1 sene geçmesine rağmen son derece kötü eskiyen bir kalabalıklar içindeki yalnızlık güzellemesi) bağrına bastı, özellikle The Social Network Fincherı o çok istediği En İyi Yönetmen Oscarına çok yaklaştırdı, ama olmadı. (The Kings Speech, heh.)
Peki Fincher artık pes ... Devamı
David Fincher, Hollywoodun klasik stüdyo sistemi içinde hareket etmesine rağmen elinden geldiğince provakatif filmler çeken, asi yönetmen havalarında takılan iyi niyetli bir arkadaşımızdı. Sonra birileri bunu gaza getirip Olm kimler kimler Oscar aldı bi tek sen kaldın lan falan demiş olmalı ki, arka arkaya son derece seyirci dostu diyebileceğimiz, standart stüdyo filmi normlarına indirgenmiş (dizginlenmiş) iki film çekti: The Curious Case of Benjamin Button ve The Social Network. Seven ve Fight Clubın yüzüne bile bakmayan ödül çevresi, bu iki filmi de (biri fantastik öğelerle süslü yeni nesil bir Forrest Gump, diğeri de üzerinden 1 sene geçmesine rağmen son derece kötü eskiyen bir kalabalıklar içindeki yalnızlık güzellemesi) bağrına bastı, özellikle The Social Network Fincherı o çok istediği En İyi Yönetmen Oscarına çok yaklaştırdı, ama olmadı. (The Kings Speech, heh.)
Peki Fincher artık pes etti diyebilir miyiz? Açıkçası öyle görünüyor. Yeni filmi The Girl with the Dragon Tattoo, Benjamin Button ve The Social Networke kıyasla daha Fincher bir film. Ama yönetmenin en iyi işlerinden biri değil.
Araştırmacı gazeteci Mikael Blomkvist (Daniel Craig), zengin ve köklü Vanger ailesi tarafından, yıllar önce yaşanan trajik ve gizemli bir cinayeti incelemesi için görevlendirilir. Aile fertleriyle konuşarak, eski fotoğraf ve belgeleri inceleyerek geçmişin izini süren Blomkvist, bir yardımcıya ihtiyaç duyduğunda, karanlık bir geçmişe sahip profesyonel dedektif Lisbeth Salander (Rooney Mara) ile tanışacaktır.
New York Times en çok okunanlar listesinde 1 numaraaa, bütün Avrupa bu kitabı konuşuyorrr, Allah Allahhhh! diye reklamı yapılan çoğu kitabı okumayı reddettiğim için, Ejderha Dövmeli Kız kitabına da aşina değilim. Kitabın konusu hakkında filmin üzerinden bir yargılama yapmak istemem açıkçası. Ama Lisbeth karakterini çıkardığınızda geriye kalan konu, son derece basit bir kendisiyle hiçbir alakası olmadığı halde (nedense) gurur meselesi haline getirdiği gizemli cinayeti çözmek için adeta kendini paralayan özgüven yoksunu mutsuz polis/gazeteci/avukat hikayesi! Elbette arka plandaki bir takım detaylar (yolsuzluğa bulaşan milyarder Wennerström, İncil ayetlerine göre işlenen cinayetler, Vanger ailesindeki Nazi lekeleri ve Lisbethin şerefsiz vasisi Bjurman), filme Fincher filmlerine özgü bir düzen eleştirisi, ahlak tartışması alt metnini ekliyor ama, filmin özü gerçekten hiç de yaratıcı değil.
Ama işte neyse ki Lisbeth Salander karakteri var.
Lisbeth, ilk birkaç sahnede pasif karakterli, mutsuz bir emo (!) gibi gözükse de, yıllardır içinde biriktirdiği (ve haklı olarak herkesten sakladığı) deliliğini dışarıya vurduğu ilk anlardan itibaren, filmin sonuna kadar üssel biçimde ilginçleşen, etkileyici ve karizmatik birine dönüşüyor. Korkutucu dış görünüşünün ve dışarıya yansıttığı soğuk, ruhsuz, erişilmez tavırlarının arkasında; hassas ve kırılgan bir genç kız olduğunu düşünmeden duramıyorsunuz. Dahası, Lisbeth aynı zamanda bir feminist; cinselliğini bir erkek kadar baskın ve cüretkar yaşayabilen, Vanger ailesinin cinayete kurban giden genç kız davasını tamamen erkeklerden intikam alma motivasyonu ile kabul eden, gerçek bir feminist. (Lisbethin içindeki feminist taraf, yıllardır bastırmaya çalıştığı dengesiz ve çılgın tarafıyla aynı anda su yüzüne çıkıyor. Bu açıdan film, feminizme akıllının yapacağı iş değil gibi bir etiket yapıştırıyor denebilir.) Rooney Mara, abartıya kaçmadan, yılın en ilgi çekici karakterlerinden birini yaratıyor.
Peki Lisbeth Salander, The Girl with the Dragon Tattooya yetiyor mu?
Yetiyor diyebiliriz. Orijinallikten uzak konusuna ve birtakım senaryo zorlamalarına rağmen, yarattığı karanlık atmosfer, gerilim sahnelerinin harika kurgulanışı, mükemmel açılış jeneriği ve Lisbeth Salander rolündeki Rooney Mara derken, bir şekilde kendini izleten bir film olmuş. Yönetmen David Fincher bu filmde elindeki zayıf materyalin kurbanı olmuş olsa bile, azıcık akıllı olup Olm Ron Howarda bile Oscar verdiler lannn diyen panpalarını dinlemezse, bir sonraki filminde eski formuna dönebileceğinin sinyallerini vermiş.
10 üzerinden 7