14 yıl önce
Zodiac filmine yorum yazdı:
Ekmek ve Güller filmine yorum yazdı:
Ken Loach'un Ellerinde Yükselen Ekmek ve Gül'ün Kavgası
1800'lerin ortalarında tam formunu bulmuş kadın hareketinin 1900'lerin başında en büyük ve popüler sloganı olacaktır Ekmek & Güller. Emeklerinin karşılığı olan, herkes gibi adil ve iyi bir hayat için ekmek sembolize edilirken gül, hem çalışma koşullarının ağırlığı, hem de tüm enerjilerini verdikleri çalışma saatlerinin fazlalığı yüzünden, hayattan soyutlanmış olmaktan duydukları kaygıyı, yani hayatın çalışmak dışında geriye kalan kısmına duydukları özlem için gülü sloganlarında kullanmışlardır. 1908 yılında 125 -henüz reşit olmayan- kadının daha iyi koşullar için grev amacıyla, karşıdan gelecek grupla birleşmek için toplandıkları fabrikada patronları tarafından fabrika alanına kilitlenip diri diri yakılmaları sonucu bu slogan artık sembol olmuş ve 1912 yılında büyük kısmını kadınların oluşturduğu Ekmek ve Güller grevine(Massachusetts çıkışlı bir eylem olduğundan Lawrence Tekstil Fabrikası ... DevamıKen Loach'un Ellerinde Yükselen Ekmek ve Gül'ün Kavgası
1800'lerin ortalarında tam formunu bulmuş kadın hareketinin 1900'lerin başında en büyük ve popüler sloganı olacaktır Ekmek & Güller. Emeklerinin karşılığı olan, herkes gibi adil ve iyi bir hayat için ekmek sembolize edilirken gül, hem çalışma koşullarının ağırlığı, hem de tüm enerjilerini verdikleri çalışma saatlerinin fazlalığı yüzünden, hayattan soyutlanmış olmaktan duydukları kaygıyı, yani hayatın çalışmak dışında geriye kalan kısmına duydukları özlem için gülü sloganlarında kullanmışlardır. 1908 yılında 125 -henüz reşit olmayan- kadının daha iyi koşullar için grev amacıyla, karşıdan gelecek grupla birleşmek için toplandıkları fabrikada patronları tarafından fabrika alanına kilitlenip diri diri yakılmaları sonucu bu slogan artık sembol olmuş ve 1912 yılında büyük kısmını kadınların oluşturduğu Ekmek ve Güller grevine(Massachusetts çıkışlı bir eylem olduğundan Lawrence Tekstil Fabrikası Grevi de denir) isim babalığı yapmıştır. Bu eylemlerinde kadınlar maaşlarındaki kesintilerin artık bir son bulmasını(Ekmek) ve daha iyi koşullarda çalışmak istediklerini(Gül) haykırmış ve bunu başarmışlardır.
Bu görkemli zaferin günümüze etkisi ise gerçekten ilginç. Bunu, filmin bir yerinde sendikacı Sam'in temizlik emekçisi Rosa'nın evinde verdiği örnekle açıklamak mümkün:
"17 yıl önce(1982) bir temizlikçi saat başına 8.5 dolar alıyordu. Artı sigorta, artı sağlık parası, artı tatil. Ama bugün Los Angeles'ta, 1999'ta bir sendikamız yok ve saat ücreti 5.75. Artı, "hiç". Son 20 yıldır kentin en yoksul kesiminin sırtından milyarlar kazanıyorlar."
Bu örneğin temelinde modernleştikçe hiçe sayılan insani davranışlar ve günden güne artış gösteren emeğin sömürüsü, yani daha şiddetli bir kapitalizm var. Ken Loach gibi bir insanın böylesine tanıdık bir konuya el atması ilginç olmasa gerek. Keza kendisine işçi sınıfının ve sosyal adaletsizliğe uğramışların savunucusu diye boşuna denilmiyor. İşin asıl önemli kısmı ise, bu herkes tarafından hissedilen -daha doğrusu bilinen- sorunun Loach'un estetik kaygısı ve evrensel dili üzeriden okumak.
Ken Loach'un, hiçbir filminde bir tarafı, bir ideolojiyi yada bir sınıfı tuttuğu görülmemiştir, öyle hissedilse bile. Loach'un insani ve evrense dili filmlerinde her karaktere aynı mesafededir. Onları yargılma yada suçlama hatasına düşmez. İzleyicisine adeta, siz de bu insanları yargılamayın, sadece olanı görün der gibidir. bunun sonucunda çıkaracağınız fikirler ise sadece sizin subjektif algınıza kalmıştır. Bundan ötesine Loach karışmaz çünkü görevini yapmıştır. Adeta interaktif bir ortama sokulan izleyici, karakterleri sorgulamayı bir kenara bırakıp filme dahil olur. Filmdeki kahramanların tek bir boyuta şıkışıp kalmadıklarını da böylece yakalayabilecektir seyirci. Buradan, Loach karakterlerinin aslında zıtlıklarıyla zengişleştiklerini söyleyebiliriz. Her biri kendi içinde sadece hakkı yenen, ezilmiş yada şiddete uğramış değildir. Hakkı yenen taraf yeri geldiğinde kendisi gibi olanları ele verebilir veya onlardan çalabilir. İşte bunun derininde Ken Loach genel bir tavır ortaya koysa da asıl yorumu bize bırakır. Bu kadar ezilmiş, yaşadığı ülkede ikinci sınıf vatandaş olan, giydiği üniforma yüzünden görünmez olmuş(gözardı edilmiş, dışlanmış) ailesine para göndermek için fahişelik yapmak zorunda kalmış, iki çocuğuna ve hasta kocasına bakmakla yükümlü olan Rosa neden kendi ailesi için çalışma arkadaşlarına sırt çevirir? neden onların da kendi geçtiği yoldan olası geçişlerine göz yumar? bu kısım Loach'un kurcalamaktan pek zevk aldığı bir yer. Kolaycılığa kaçıp hemen sisteme tüm suçu atmak yerine önce "insana" ve sonra da kendinden olanın birbirlerine yaptıklarına parantez açar. Sistem zaten her zaman bir kenardadır ama sistemin kendisi göz önünde sürekli tartışılarak içi boşaltıldığından spesifik bir tavırla biraz daha derinlere bakmakta fayda görür. Yalnız Bread & Roses özelinde, özellikle kadına ve erkeğe de bir parantez açmak lazım.
Bread & Roses filminin, büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan latin temizlik işçilerinin şefi de yine bir latin Amerika?lıdır, lakin bu adam kraldan çok kralcı olmuş ve aslında sistemin kendisi için de öngördüğü eziyeti kendinden olanlara yaparak gücü elinde tutmaya çalışır. Bir anda hükmeden tarafta gördüğümüz şef için artık ırk kavramı netliğini yitirmiş; sadece elinde tuttuğu gücün muhafaza edilmesi için harcayacağı eforu dikkate almıştır. bu noktada personel şefini ne kadar eleştiriyorsak emekçi grup içinde dönüşüm yaşayanları da aynı kefede değerlendirmek gerekir. Bu ayrımın keskinliğini ortaya koyan Loach yine kahramanlarına eşit uzaklıkta profiller çizerek evrenselliğini ortaya koymuştur: ezilenin kendinden olanı ezmesi! Ken Loach belki de Rosa'nın nedenlerine getirdiği açıklamayı şef için de yapmamasının sebebini bunun en büyük onursuzluk olarak gördüğü için olabilir.
Filmin kadın boyutu ise merkeze yakın bir yerde duruyor. Her ne kadar verdikleri mücadelenin başını bir erkek çekse de James Oppenheimer'in dizelerinde geçtiği gibi;
Yürüyoruz, yürüyoruz, erkekler için de yürüyoruz.
Çünkü hala bizim oğullarımızdır onlar,
Ve biz hala analık ederiz onlara.
Rosa kısmıyla kadın sorunları daha açık şekilde dile gelse de Maya boyutu işin evrensel kısmı gibi sanki. Rosa'nın bir kadın olarak çektiği acılar kardeşi Maya'da daha çok evrensel ve insani boyutta irdeleniyor. Alın size Loach'un zıtlıklarından biri daha.
Ken Loach sinemasının 2000 çıkışlı, altın palmiye adaylı filmi Bread & Roses birçok konuda sözler etse de bunları destekleyebilen ve içini doldurabilen hem kuvvetli bir senaryosu hem de sağlam, net bir görsel yapısı var. Gerçekçiliğin yine kaybolmadığı ve olaylara boyut kattığı; bunların yanında, aynı zamanda eğlenceli de olabilen Bread & Roses sadece sosyal konulara değil, insanı ve sinemayı seven herkes için dolu dolu bir 110 dakika vaat ediyor.
Son olarak James Oppenheimer'ın Bread & Roses şiirinin sözlerini de verelim:
Birlikte yürüdüğümüzde, bizimle yürür güzel bir gün.
Tüm karanlık mutfaklardan, ve gri bir fabrikada,
Başlar birden güneş fakir dünyamızı okşamaya.
Ve duyar herkes şarkımızı bizim: "ekmek ve güller" diye!
Birlikte yürüdüğümüzde, mücadelemiz erkek içindir de
Çünkü anasız hiçbir insan bu dünyaya gelemez!
Ve bir yaşam, iş, ter ve tok bir karından daha fazlaysa,
Daha fazla isteriz, yaşamı verin bize, ama verin gülleri de!
Birlikte yürüdüğümüzde, ölü yoldaşlarımızda yürür bizimle.
Bizim şarkımızda duyulur, sessiz çığlıkları ekmek için!
Güzellik için, aşk için, sanat için, bitkindiler onlar.
Bu yüzden kavgamız ekmek ve üstüne güller içindir!
Birlikte yürüdüğümüzde, bizimle birlikte gelir daha iyi bir gün.
Mücadele edenler, tüm insanların eziyeti için mücadele verir!
Küçüklerin büyükler için sömürülmesi bir son bulsun artık!
Tüm yaşamı verin bize : ekmek ve gülleri de!
O Güzel Günler filmine yorum yazdı:
Terrence Malick'in Vaat Ettiği Cennet
70'lerin en büyük süprizi kuşkusuz Terrence Malick sineması ve onun kişiliği oldu. Harvard'da felsefe eğitimi almış, MIT'de felsefe öğretmenliği yapmış ve 30 yılı aşkın süredir sinemasına dair tek bir soruya cevap vermemiş, ropörtaj yapmamış bu adamın haliyle kişiliği ve beklentileri üzerine bir yorumda bulunmamız mümkün değilse bile, şimdilik verdiği 5 film(altıncısı yolda) üzerinden sinemasını irdelemek mümkün. Başka bir yönetmenden bahsediyor olsak, -atalım- 15-20 filmlik filmografisini, rahatça değerlendirebilirken konu Malick gibi sanatçılar olunca tek bir filmde karar kılmak daha az yorucu olacaktır. Bu bakımdan Days Of Heaven'ı ortaya almak daha makul geldi bana çünkü Days Of Heaven'ın tüm Malick tadlarını barıdırdığı ve onun en iyi işi olduğu kanısındayım. Tabi ki Badlands'e değinmeden de bitirmek olmaz yazıyı. Ona da çok kısaca girdik.
Sanat sinemasına yada daha doğru bir tabirle sinemanın sanat o ... DevamıTerrence Malick'in Vaat Ettiği Cennet
70'lerin en büyük süprizi kuşkusuz Terrence Malick sineması ve onun kişiliği oldu. Harvard'da felsefe eğitimi almış, MIT'de felsefe öğretmenliği yapmış ve 30 yılı aşkın süredir sinemasına dair tek bir soruya cevap vermemiş, ropörtaj yapmamış bu adamın haliyle kişiliği ve beklentileri üzerine bir yorumda bulunmamız mümkün değilse bile, şimdilik verdiği 5 film(altıncısı yolda) üzerinden sinemasını irdelemek mümkün. Başka bir yönetmenden bahsediyor olsak, -atalım- 15-20 filmlik filmografisini, rahatça değerlendirebilirken konu Malick gibi sanatçılar olunca tek bir filmde karar kılmak daha az yorucu olacaktır. Bu bakımdan Days Of Heaven'ı ortaya almak daha makul geldi bana çünkü Days Of Heaven'ın tüm Malick tadlarını barıdırdığı ve onun en iyi işi olduğu kanısındayım. Tabi ki Badlands'e değinmeden de bitirmek olmaz yazıyı. Ona da çok kısaca girdik.
Sanat sinemasına yada daha doğru bir tabirle sinemanın sanat olan kısmına tanım bakımından en çok yaklaşan isimlerden biri Malick'tir sanırım. Onun derdi otu böceği çekmek değil, insanı doğa ekseninde felsefi bir yere oturtmaktır. Bunu da sinemanın sunduğu görüntülerle yapmayı seçmiş bir adam. Badlands'le başladığı bu işi şimdilik To The Wonder'la sonlandırmayı kafaya koymuş gibi. Badlands'den sonra, The Thin Red Line'dan önce çektiği ikinci filmi Days Of Heaven(Cennet Günleri) her bakımdan tablo estetiğinde, adeta Andrew Wyeth'ın ünlü eseri Christina's World tablosunun perdeye karbon kopyası şeklinde yansımış hali. Malick'in bu tablo önünde kaç yılını heba ettiğini sormak isterdim doğrusu çünkü doğrudan bir etkilenim yaşadığı aşikar. Filmimizin aile kıvamındaki zıt karakterlerinin, Bill'in, çalıştığı fabrikada karıştığı bir olay sonucu kaçmaları sebebiyle yolları onların son durakları olacak olan uçsuz bucaksız tarlalara getiriyor. Sanayileşmenin zirve yaptığı 1900'lerin ilk onluk kısmında bu küçük insanların şehirlerde iş bulmalarının neredeyse imkansız olduğu bir Amerika'da aynen kendileri gibi işçi olan bir avuç insanla birlikte trenle geldikeri bu kırsal yerde; onlarda diğerleri gibi önce ekmek kavgasına girişmişler daha sonradan Bill'in istemeden şahit olduğu bir konuşma sonrası cennetin hayaliyle savrulmuşlardır. Yaşayacakları Cennet Günleri için ise hemen bir plana girişmiş ve bu doğrultuda hepsi ödünler vermişlerdir. Buna ,planın merkezinde duran çiftlik sahibi de dahil. Sam Shepard(filmin en iyi oyuncu performansı olduğu kanısındayım) tarafından inanılmaz bir tutatarlılıkla hayat verilen bu çiftlik sahibinin adını film boyunca duymayız. Bunun belli bir metafora karşılık geldiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Şehirlerdeki büyük fabrika sahiplerinin adları nasıl ilk etapta önem arzetmiyorsa burada da uçsuz bucaksız tarlalar fabrika görünümünü almıştır. Dolayısıyla bu toprakların sahiplerinin de isimleri kayda değer değildir. Asıl olan, hizmet ettiği misyonun kişiler üzerindeki etkisinin boyutudur. Bu bakımdan aslında ne büyük fabrikaların başındakiler ne de çiftlik sahiplerinin varlıkları sorgulanabilir düzeydedir. Bunlar tamamiyle öngörülen sistemin parçalarıdır. Tek başlarına bir şey ifade etmeleri gerekmez. Bir bütün içerisinde anlamlıdırlar. Bu bakımdan filmimizin çiftlik sahibinin de ilk bakıştaki ruhsuz, sessiz sakin görüntüsü aldatıcıdır. İnsan ilişkileri zayıf, özellikle kadınlar konusunda yetersiz bu adama Abby'nın hayat vermesi ise gayet anlamlı. Abby'nin özelinde, geldiği bu son yer ona cenneti yaşatsa da çiftlik sahibi açsından durum zıttır. Onun için cennet yatağının diğer tarafında görmek istediği kadındır. Bu noktada Bill, çiftlik sahibinin hayatının, hastalığı yüzünden fazla uzun sürmeyeceği gerçeğini öğrenmesi sebebiyle Abby'ye baskı yapıp ona evlenmesini söyler. Bundan hepsinin karlı çıkacağını aşkı Abby'ye inandırır bir şekilde. Gelinen süreçin sonunda Bill'in huzursuz, Linda'nın çocukca gülen mutlu gözleri arasında Abby bir kır düğünüyle evlenir. Her şeyin plana uygun ilerlemesi gerekirken durumlar koca bir zıtlık içerisinde ters dönüyor. Çiftlik sahibi gün geçtikçe daha da hastlanması gerekirken canlanıyor, Abby ise zorunlu olarak giriştiği bu evlilik oyunundan zevk almaya başlıyor. Çiftlik sahibinin şevkat dolu tavrı Abby'nin özel hissetmesini sağlarken bir birey olarak Abby ilk defa mutlu ve özgür hissediyor.
Kocası ve Abby için cennet günleri başlamış ve hızlı bi şekilde akarken; biri daha bu kutsal günleri dilediği gibi yaşıyor. Bill'in küçük kardeşi Linda'yı bu noktada hem filme sesiyle dış ses olarak katkıda bulunması hem de söylevleri açısından yönetmen Malick'in alter-egosu olarak okumak mümkün. Doğayla içiçe geçmenin verdiği huzurla kendini bulan Linda, aniden grup içindeki en özgür birey oluyor. Yaşadıkları sebebiyle erken olgunlaşmış Linda bir yandan Malick'in karakterleri hakkında bilgiler verirken, onun aynı zamanda bağımsız bir karakter olarak gözlem gücüne de tanıklık ediyoruz. Kırlarda gün boyu oyun oynarken bile her şeyden haberdar yada bir şekilde hissediyor. Bill'in nasıl acı çektiğini o biliyor sadece ama burada asıl soru bunları sezmesinin nedeni Malick gözünden gördüğümüz Linda mı yoksa bağımsız bir karakter olan Linda mı? Linda'nın burada film boyunca ettiği felsefik ve beylik lafları Malick'in dokunuşları sebebiyle söylediğini varsayarsak onu bağımsız kılan şeyin perdede gördüğümüz hareketleri olduğunu söyleyebiliriz. Linda oyun oynarken, kulağını toprağa dayayıp mesleğine karar verirken ve rüzgar, artık kendi alanı olmuş kırlarda onun yüzünü okşarken Malick'ten bağımsız çocuk olan Linda'yı görürüz. Linda cenneti yaşayanlar arasında bunu hak eden tek masum karakter. Bu yüzden bunu doyasıya, içselleştirerek yaşıyor. Doğa Linda'ya ihanet etmiyor ama insanlar ona yine sırt çevirecek, günü geldiğinde tecrübe ettiği ağır sorumluluklara yenileri eklenecektir.
Bu bölümde kadraja Bill'in artık dayanma gücü kalmamış bünyesi giriyor. Yaptığı plan tutmamış, servet sahibi olamamış; üstelik sevdiği kadını da kaybetme gerçeğiyle yüz yüz gelmiştir. Yapılması gerek iki şey olduğuna karar veren Bill ya çekip gidecektir ya da bir adım daha ileri atıp bu savaşı büyüterek sonlandıracaktır. İkinci seçeneği denemesine rağmen yapamayacağına karar veren Bill her şeyi geride bırakıp gitmeye karar verir. Çiftlik sahibi zaten bir süredir şüphe duyduğu Abby-Bill ilişkisinin böyle sonlanmasına sevine dursun haklı çıkma ihtimali de bir yerde onu içten içe yemeğe devam eder. Ta ki ne zaman Bill tekrar geri döner, artık bazı şeylerin günyüzüne çıkması ve ikili hesapların görülmesi gerekir.
Doğa belki de ilk kez çiftlik sahibine ihanet etmiştir. Onu, tüm bir yılın ekinini yok ederek cezalandırır. İsimsiz kahramanımızın bu felaketin tek sorumlusu olarak Bill'i görmesi ise hiç de şaşırtıcı değildir. Film boyunca kıskançlık krizleri yaşayan Bill ilk kez çiftlik sahibinin zarara uğradığını, canının yandığını görmüştür ama bilmediği şey çiftlik sahibinin asıl canını yakan şeyin yokolan ekinleri değil; Bill'in gelmesiyle tekrardan huzurunun kaçması ve belki de Abby'yi kaybetme korkusudur. İlk başta Bill'in yapamadığını bu kez o yapmayı deneyecek ve silahını Bill'in üstüne doğrultacaktır. Fakat silah etkisini yitirecek, Bill önceden tüfekle yapamadığını bıçağıyla yapacaktır. Malick yine zıtlıkları kullanmış; hastalığın yiyip bitiremediği çiftçinin sonunu belki de aynı onun gibi gizemli olan Bill'le belirleyecektir.
Terrence Malick gene yapacağını yapıyor ve her filminde olduğu gibi hikayeyle işi olmadığını, son derece sıradan öyküleri neden seçtiğini gösteriyor bizlere. Seçtiği bu öyküler onun kamuflajı. Bonny ve Clyde vari kaçak aşıklar, sıkıcı Pocahontas efsanesi yada artık özgün olamayan ikinci dünya savaşı temelli sıradan öykülerin, onun anlatmak istedikleriyle alakası yok. Malick, insanı ve doğayı en temiz ve tortusuz öyküler üzerine kuruyor. Badlands'in kaçak aşıkları Kit ve Holly'nin medeniyetten kaçarak doğanın eteklerinin dibinde, ağaçlarda yaşadıkları varoluşsal yalın hayatlarının, temeli üzerinde durdukları öykü göz önüne alındığında derinliği anlaşılıyor. Bu hayat sıradanlıktan çıkıyor ve Kit'in boşluğuna tanıklık edip, sebepsiz yere öldürdüğü insanlar hakkında da fikir sahibi olmamıza sebebiyet veriyor. Bu yüzden bu insanlar sebepsiz yere ölmüyor Kit'in kafasının içine girebilirsek. Aslında Kit'in her öldürdüğü insandan sonra biraz daha toplumdan soyutlanma çabasına tanıklık ediyoruz. Verdiği mücadele peşindekilerden kaçmaktan öte toptan yaşadığı, havasını soluduğu ve parçası olduğu sistemden kaçışa yönelik. Kit'in ve Holly'nin yaptıklarını, kendi içlerinde kaybolmuşluklarıyla sınırlı tutmakta yanlış olacaktır. Terrence Malick, karakterleri üzerinden bunun felsefi boyutuna inebiliyor ve hikayeyi göz ardı etmemizi, onun altında yatanlara odaklanmamızı istiyor.
Görsel açıdan John Ford vari geniş planları onun imzası gibi dursa da çalıştığı görüntü yönetmenin de bunda payı çok büyük. Çalışma arkadaşlarını deli etmek konusunda Stanley Kubrick'in mükemmeliyetçiliğini fersah fersah geçen Malick doğal ışıklandırma ve çekim saatleri gibi konularda ne kadar katı olduğunu filmi izlerken bile hissediyoruz. Sadece güneşin doğuş ve batış saatlerinde çekim yapmasına izin verdiği Nestor Almendros'un(ki bu süre katılırsınız ki hayli sınırlı) filme katkısı büyük. Nestor Almendros'un Malick'in beyinin içini okuyabilmesi, film ve biz seyirciler için daha da büyük bir şans. Son olarak filmin görsel büyüsüne kapılıp altındakileri boş verirsek börtü böcek yönetmeni sıfatına katılmış oluruz. Terrence Malick filmlerini izlemek, diğer birçok yönetmenin filmlerinden daha çok emek istiyor. Sonunda bunun ödülünü de veriyor tabiki fazlasıyla. Güncelden tamamiyle arınmış şekilde kalkıyoruz film bittiğinde ve onun dünyasına adım atmanın huzuruyla yeni bir şeylerin farkına varıyoruz. Ödülümüz de bu olsa gerek; İç huzur!
Tabi bir başka; belkide en önemli nokta karakterlerin gelişim süreci. Toschi ve ortağı başlarda isteksiz veya hedefsiz girdikleri bir işte gittikçe çözümsüzlüğe ve başarısızlığa sürükleniyorlar ve Toschi’nin ortağı Armstrong bu olayları(daha doğrusu bu belirsizliği) daha fazl ... Devamı
Tabi bir başka; belkide en önemli nokta karakterlerin gelişim süreci. Toschi ve ortağı başlarda isteksiz veya hedefsiz girdikleri bir işte gittikçe çözümsüzlüğe ve başarısızlığa sürükleniyorlar ve Toschi’nin ortağı Armstrong bu olayları(daha doğrusu bu belirsizliği) daha fazla kaldıramayacağını düşünüp ayrılıyor davadan. Bu noktadan sonra Toschi umutsuzluğa düşse de devam ediyor ama umutsuz bir şekilde tabiki. Bu noktadan sonra devreye Robert Graysmith’in girmesi filme ivme kazandırıyor ve filmin uzun süresinin hakkını veriyor. paranoyak bir tutkuyla bu işe girişen Graysmith’in amacı tam olarak verilmiyor aslında. Yani gerçekten insani duygularla bu katilin yakalanmasını mı istiyor? yoksa kendinin de belirttiği gibi sadece onun suratına bakıp bu işin son bulmasını yani kendisini ikna etmek mi istiyor? ki burada Graysmith çözüme çok yaklaşsa da davanın uzun yıllara yayılmış olması ve artık pek bir kimsenin bu olayla ilgilenmemesi yine sonu çıkmaz sokak olan bir yola savuruyor Graysmith’i. Gerçi filmin sonunda Graysmith kendini bir şekilde tatmin ediyor ama dava her yönüyle sonuçsuz kalıyor.
Fincher için bu olayın büyük önemi olduğunu biliyoruz. Küçükken bu olayla büyümüş ve kafasına da baya takmış belli ki. İzleyiciye göstermek istediği şey de yaşadıklarıyla tıpatıp aynı. Yani koskoca bir "belirsizlik". Tabi bunun yanında yazılan kitapdan yola çıkılarak yaratılmış güçlü yan karakterler var ama dediğim gibi üstünde asıl durduğu şey bu olayı tümüyle çevreleyen çözümsüzlük ve belirsizlik duygusu. ve bunu da çok çok iyi veriyor Fincher filminde. Film tamamiyle sürece odaklanmış. Katilin kim olduğuyla ya da nedenleriyle zerrece ilgilenmiyoruz. Tek amaç sürecin kendisini anlatmak ve ona tanık olmak. Bence bir çok izleyicinin ıskaladığı nokta bu. Neden-sonuç ilişkisi arıyorsanız yanlış filmdesiniz.
Son olarak oyuncu kadrosu her şeyiyle mükemmel. Hatta filmin sonlarında Graysmith’in bir ipucu sebebiyle Bob Vaughn’un evine gittiği sahnedeki Vaughn’u canlandıran Charles Fleischer bile kısacık rolüne rağmen müthiş oynamış. Ayrıca bu bodrum sahnesi ve onun öncesindeki gelişim süreci de sinema tarihinin en iyi sahnelerinden bence. Bu sahnenin, okuduğum kadarıyla uzatılmış bir kurgusu varmış ama Fincher hala filmin Director’s cut’ını yayınlamadığı için bilemiyoruz tabiki(ya da gerçek Director’s Cut diyelim buna)
Neyse tamamiyle bir başyapıt var önümüzde ve eğer sadece bir kez izlemiş ve yeterince tat alamamış olanlar bir kez daha izlemeli mutlaka. Kafadaki soru işaretleri bir yana filmin geneline hakim de olunabilinir böylelikle