13 yıl önce
Muhteşem Gatsby filmine yorum yazdı:
A Moment to Remember filmine yorum yazdı:
Son yılların ülkeler bazında en büyük çıkışlardan birini yapan Güney Kore sineması için bence gereksiz bir öneme sahip bu film. Bu tür kolay formüller eşliğinde bir film at başı olmamalı. Ağır melodramı Koreliler için bile fazla olacak ki yurtdışında daha çok ilgi gördü film.
Umalım da yaratıcı koreli sinemacılar yeni filmler yaratmaya devam etsinler.
Frances Ha filmine yorum yazdı:
merak merak merak! bu filmi izlemeyi çok istiyorum. Greenberg ve The Squid and the Whale'i sevsem de Baumbach öyle favori yönetmenlerimden biri değildir ama bu filmin fragmanı, Greta Gerwing ve çevreden duyduklarım beni büyüledi. Criterion Collection da kasım ayı seçkisine eklemiş filmi. Umarım sinemada izleyebilirim.
General filmine yorum yazdı:
Filmin militarizmi yücelten ve onun gerekliliğini vurgulayan yanı rahatsız etse de teknik yönü ve Keaton’ın fiziksel becerileri görülmeye değer. Doğu-Batı arasındaki savaşın ne kadar tarafsız verildiği hakkında bir bilgim yok. Eleştirilerde Amerikan iç savaşının çok iyi verildiği söyleniyor filmde.
Tabi bir de nesnelerin birer karaktere dönüştüğü filmlerin öncüllerindendir. Trenin kendi başına varolması Keaton’ın yönetmenlik başarısıdır. Bu taxi Driver’daki taksiye ve Shinning’deki otele kadar gider.
Postacı Kapıyı iki Kere Çalar filmine yorum yazdı:
İşin içinde David Mamet var bir kere. Hikayenin kendisi zaten on numara. İlk versiyonu da bunu da çok severim fakat David Mamet ve oyuncuların etkisiyle bu film noir bence ilkinden de iyi .
Senden Bana Kalan filmine yorum yazdı:
Filmin bu noktaya gelmesi bir marketing başarısıdır. Aldığı ve aday olduğu ödüller tam bir komedi. George Clooney'nin sıradan ve emeksiz oyunu adaylıklar ve ödüller alırken aynı yıl amerikalılar tarafından Fassbender'ın(Shame) es geçilmesine ne demeli acaba? Akademi ödüllerini çok sallamasam da bu kadar da olmaz yani.
Payne de lütfen artık kendine gelsin. Sideways nerede bu nerede?
Marnie filmine yorum yazdı:
Müthiş Marnie'nin müthiş hikayesi. Hitchcock'a saygım artıyor günden güne. İlginçtir Vertigo'dan daha az üstün olmadı benim için film ki Vertigo hem en sevdiğim Hitchcock fimi hem de top 10'ime girebilecek bir film. Gerçekten Marnie beni büyüledi. Hem film olarak hem de tekinsiz Tippi Hedren'in kusursuz performansıyla harika bir deneyim yaşadım.
Ortada örneklerini çokca gördüğümüz bir konu var aslında. Geçmişi sorunlu bir kadın ve onu hayata döndürmeye çalışan bir sevgili ama yönetmenin Hitchcock olduğunu belirtmek lazım. Sıradan bir yönetmenin elinde rahatlıkla romantik aşk filmi olabilirdi ama şimdiye kadar gördüğüm en gerimli sahneyi bu filmde çeken adam Hitchcock işte (Marnie'nin ofiste ayakkabısının tekini düşürdüğü sahne)
Gayet sadist ve takıntılı yöntemlerle sevdiği kadını çözmeye çalışan erkek rolünde Sean Connery baya baya gıcık ama yer yer de -okuduğu kitapların da etkisiyle- sofistike bir kişilik. Tippi Hedren ise birkaç sahnede bocalasa da en feminen Hitchcock kadını olm ... DevamıMüthiş Marnie'nin müthiş hikayesi. Hitchcock'a saygım artıyor günden güne. İlginçtir Vertigo'dan daha az üstün olmadı benim için film ki Vertigo hem en sevdiğim Hitchcock fimi hem de top 10'ime girebilecek bir film. Gerçekten Marnie beni büyüledi. Hem film olarak hem de tekinsiz Tippi Hedren'in kusursuz performansıyla harika bir deneyim yaşadım.
Ortada örneklerini çokca gördüğümüz bir konu var aslında. Geçmişi sorunlu bir kadın ve onu hayata döndürmeye çalışan bir sevgili ama yönetmenin Hitchcock olduğunu belirtmek lazım. Sıradan bir yönetmenin elinde rahatlıkla romantik aşk filmi olabilirdi ama şimdiye kadar gördüğüm en gerimli sahneyi bu filmde çeken adam Hitchcock işte (Marnie'nin ofiste ayakkabısının tekini düşürdüğü sahne)
Gayet sadist ve takıntılı yöntemlerle sevdiği kadını çözmeye çalışan erkek rolünde Sean Connery baya baya gıcık ama yer yer de -okuduğu kitapların da etkisiyle- sofistike bir kişilik. Tippi Hedren ise birkaç sahnede bocalasa da en feminen Hitchcock kadını olmayı başarmış. 10 numara bir oyunculuk. Filmde annesini oynayan oyuncu da bir o kadar müthişti.
Filmin bir hoşuma giden özelliği de içinde Freudyen temalar barındırsa da bunların rahatlıkla anlaşılıyor olması. Bu izleyici için film boyunca yaşayacağı en büyük tatmin sanırım ki Marnie film içinde buna bir gönderme dahi yapıyor. İkili ve finaldeki üçlü diyaloglar son derece başarılı ve akıcı ve şu ana kadar Hitchcock filmlerinde dinlediğim en iyi müziği yapmış Bernard baba.
Son olarak Truffaut'nun orta karar filmi La Sirene du Mississipi'nin fikir babası olduğunu da belirtelim Marnie'nin.
Fires on the Plain filmine yorum yazdı:
Savaşı gerçek anlamda kamufle edebilmiş bir film Nobi. Daha doğru tabirle militarizmi kamufle ettiğini söyleyebiliriz. Orasından burasında savaşı konu almış her film ya militarizm propagandası yapar ya da bunu yapmamaya çalışır. Bunu yapmamaya çalışsa bile, bunun bir parçası olmaktan kurtulamaz. Er Ryan’ı Kurtarmak militarizmi yüceltirken, İnce Kırmızı Hat veya Full Metal Jacket militarizmi kamufle etmeyi seçmiştir ama yine de bir taraflarıyla buna alet olmuşlardır. İşte Nobi tüm bunlardan öte militarizmi ciddi anlamda ötelemeyi becermiş bir yönetmenin filmi. Bence gelmiş geçmiş en büyük "Savaş" filmi.
Resident Evil 5: İntikam filmine yorum yazdı:
Allah belamı versede bi daha böyle filmler izlemesem keşke.
Anna'nın Tutkusu filmine yorum yazdı:
Ulan bu Bergman'ın kötü filmi hiç mi yok dedirtmiştir bana bu film. Birçok filminde aynı temaları işleyip de bıktırmayan ender sinemacılardan Bergman (bir de Antonioni var)
En Passion'ı Skammen'in (Shame) ekürisi olarak okumak mümkün. 68 yılında çekilen Shame Amerika'nın Vietnam'a girişiyle beraber Bergman'ın en güçlü politik filmi olmuştu. Tabiki Shame'i salt bu minvalde okumak çok yanlış olur. Neyse En Passion da çok daha az politik bir tavır içinde ilerleyerek (buradaki politiklik sadece hümanizmle ilşkilendirilebilinir) ikili ilişkiler ve insan doğası hakkında yarmış geçirmiş. Bergman'ın sevgili Farö adasında (ki bana göre Farö adası karamsarlığın sözlük karşılığıdır) Shame'in hemen ardından 1 yıl sonra çekilmiştir bu film. Bergman'ın deneyselliğin gözüne vurduğu, bol bol doğaçlama kullandığı ender filmlerden sanırım. Bunların başında hareketli kamera kullanımı, Tarkovskivari rüya sahneleri (ki Shame'in sonundaki enfes, siyah beyaz kayık sahnesinin girişinin bulunduğu bir rüya sa ... DevamıUlan bu Bergman'ın kötü filmi hiç mi yok dedirtmiştir bana bu film. Birçok filminde aynı temaları işleyip de bıktırmayan ender sinemacılardan Bergman (bir de Antonioni var)
En Passion'ı Skammen'in (Shame) ekürisi olarak okumak mümkün. 68 yılında çekilen Shame Amerika'nın Vietnam'a girişiyle beraber Bergman'ın en güçlü politik filmi olmuştu. Tabiki Shame'i salt bu minvalde okumak çok yanlış olur. Neyse En Passion da çok daha az politik bir tavır içinde ilerleyerek (buradaki politiklik sadece hümanizmle ilşkilendirilebilinir) ikili ilişkiler ve insan doğası hakkında yarmış geçirmiş. Bergman'ın sevgili Farö adasında (ki bana göre Farö adası karamsarlığın sözlük karşılığıdır) Shame'in hemen ardından 1 yıl sonra çekilmiştir bu film. Bergman'ın deneyselliğin gözüne vurduğu, bol bol doğaçlama kullandığı ender filmlerden sanırım. Bunların başında hareketli kamera kullanımı, Tarkovskivari rüya sahneleri (ki Shame'in sonundaki enfes, siyah beyaz kayık sahnesinin girişinin bulunduğu bir rüya sahesi var ki yeme de yanında yat) ve belkide en önemlisi Bergman'ın belli aralıklarla, filmi bölerek dört ana oyuncusuna, canlandıdıkları karakterleri çözümlemelerini istediği bölümler.
Bergman filmlerini bir üst seviyeye çıkaran oyunculuklara da değinmek lazım. Benim için asla bir Gunnar Björnstrand olmasa da Max von Sydow burada coşmuş. Sydow'u nedense pek sevmiyorum. Bana hep itici geliyor ama burada bir harika. Kontrollü oyunu asla abartı taşımıyor. Liv Ullmann her zamanki gibi büyüleyici ama en top performansı değil tabi ki. Erland Josephson da yine gıcık. Tabi oyunculuğu on numara. Bunların hepsini sollayan ise tek bir isim var: Bibi Andersson. bulunduğu her sahnede karşısında oynayan oyuncudan rol çala çala bir hal olmuş. Büyüleyici bi kadın. Benim için oyunculuğu tanımlayan, gelmiş geçmiş en iyi kadın oyuncu Andersson, burada da mimikten mimiğe geçiyor film boyunca. Ullmann gibi abartlı şekilde de yapmıyor bunu. Bir filme kendi başına ruh katan oyunculardan Andersson. Neyse toptan hepsini mavi gözlerinden öpüyorum.
Son bi hatırlatma; Skammen'i izlemeden bunu izlemenizi pek tavsiye etmem. Aslında Persona'dan başlayarak Bergman'ın ağır depresyon geçirdiği bu dönemler özellikle yıl sırasına göre izlenmeli. Çok daha tatmin edici olduğunu düşünüyorum bu şekilde izlemenin.
Ha bir de Sven Nykvist kısıtlı durumlarda bile harikalar yaratıyor, bunu gördüm. Kısacası on numara film. Mutlaka izleyin.
Filme gelirsek, Baz Luhrmann'ın her zamanki görsele abanma gereksizliği burada da var(Bir taraftan Michael Bay'in Avustralya şubesi gibi duruyor zaman zaman) Ben zaten kişisel olarak yaptığı hiçbir filmi sevmedim bu yönetmenin fakat en güzel işi bu olmuş. Edebi derinliği olduğu için sanırım yoksa her zamanki görsel şovları, kötü oyunculuklar ve zayıf kurgu/yönetim(Öyle değilmiş gibi görünse de) bu adamın bu filminde de mevcut.