11 yıl önce
Üç Renk: Kırmızı filmine yorum yazdı:
Üçlemenin en ağır filmi olması bir yana, beni Irene Jacob adlı güzellik ile tanıştıran filmdir. Adını bir türlü ilk denemede hatasız yazamadığım Polak yönetmenimize selam olsun.
Üç Renk: Kırmızı filmine yorum yazdı:
Üçlemenin en ağır filmi olması bir yana, beni Irene Jacob adlı güzellik ile tanıştıran filmdir. Adını bir türlü ilk denemede hatasız yazamadığım Polak yönetmenimize selam olsun.
Açlık filmine yorum yazdı:
Ingmar Bergman tarzını sevenlere hoş bir alternatif. Yine bir İsveç - Danimarka ortaya karışık yapımı zaten. Ürkütücü, tekinsiz, grotesk... Rahatsız kafaların filmi.
Yahşi Batı filmine yorum yazdı:
şahsımın g.o.r.a.'dan daha başarılı bulduğu, cem yılmaz eseri. tıpkı g.o.r.a.'daki gibi yeniden izlenildiğinde içindeki birçok ayrıntının yeniden keşfedilip, her seferinde filmin farklı bir yerinde yarılmaya sebebiyet verir. kabile şefini oynayan özkan uğur'un kabilenin üyelerini tanıtırken bambi demesi üzerine aziz'in ''sağ ol şef tokuz'' demesi, yine aziz'in ''nereye baktığın değil orada ne gördüğün önemlidir'' (ki filmin düsturu da hemen hemen bu söz üzerine kurulu gibi, gerçekten çok fazla ayrıntı var filmde, bakmasını bilene filmin mizah yönü fersah fersah katlanabiliyor) deyip atın hayalarına elini daldırıp oradan kelebek çıkartması, brokeback'li civelek kovboy gibi ufak ayrıntıların yanı sıra diyaloglar bakımından açık ara en profesyonel cem yılmaz yapımıdır. film boyunca osmanlı tarihinde yer etmiş birçok düşünür, devlet adamı ve dahi önemli kişilerden, o küfür kıyamet atmosfer içinde sunulan vecizeler, okkalı osmanlıca sözlerin böyle eklektik bir atmosfer içinde hiç ama hiç sı ... Devamışahsımın g.o.r.a.'dan daha başarılı bulduğu, cem yılmaz eseri. tıpkı g.o.r.a.'daki gibi yeniden izlenildiğinde içindeki birçok ayrıntının yeniden keşfedilip, her seferinde filmin farklı bir yerinde yarılmaya sebebiyet verir. kabile şefini oynayan özkan uğur'un kabilenin üyelerini tanıtırken bambi demesi üzerine aziz'in ''sağ ol şef tokuz'' demesi, yine aziz'in ''nereye baktığın değil orada ne gördüğün önemlidir'' (ki filmin düsturu da hemen hemen bu söz üzerine kurulu gibi, gerçekten çok fazla ayrıntı var filmde, bakmasını bilene filmin mizah yönü fersah fersah katlanabiliyor) deyip atın hayalarına elini daldırıp oradan kelebek çıkartması, brokeback'li civelek kovboy gibi ufak ayrıntıların yanı sıra diyaloglar bakımından açık ara en profesyonel cem yılmaz yapımıdır. film boyunca osmanlı tarihinde yer etmiş birçok düşünür, devlet adamı ve dahi önemli kişilerden, o küfür kıyamet atmosfer içinde sunulan vecizeler, okkalı osmanlıca sözlerin böyle eklektik bir atmosfer içinde hiç ama hiç sırıtmaması cem yılmaz ve saz arkadaşlarının dehasıdır.
Sözlüğe ciziktirdiğim kritikten bir kuple elbet...
Devrim Arabaları filmine yorum yazdı:
Bu filmi izleyin. Bir ülkenin kendi kendine yaptığı haksızlığa tanık olun. Bahsettiğim şey, her yerde görebileceğiniz cinsten bir haksızlık değil.
What We Do in the Shadows filmine yorum yazdı:
Vlad'in Kazuklu Bey ile arasındaki ironik benzerlik, daha ilk andan insanı bıyık altından sırıttıran cinsten. Onun dışında romantikse romantik, korkuysa korku, görece deneysel, her şey var filmde. Konsantre 7. sanat mübarek. Kanka olunmak isteyen vampirleri sinema dünyasına kattığı için Clement'e sonsuz sevgiler. Sıradaki projelerinde bu ivmeyi aynen koruması dileğiyle, medyayı da arkasına alıp, yürü ya kulum gazını yakalarsa nurtopu gibi bir yeni dönem Sam Raimi'ye kavuşmamız işten bile değil.
Üç Renk: Beyaz filmine yorum yazdı:
Üç Renk: Beyaz
İçe kapanık insanları, kasvetli mimarisi ve aşırı tutucu yapısıyla anılan Polonya, sanatın gerçek, hastalıklı üslupla işlendiği bir ülke ve bilhassa dram türünün menbası olarak göze çarpar. Piyanistiyle Roman Polanski, sorgusuyla Ryszard Bugajski ve elbette Üç Renk filmleriyle Krzysztof Kieslowski, Polonya’nın sinema dünyasına armağanlarından birkaçı olarak verilebilecek, kalburüstü örneklerdendir.
Bahse konu yönetmenimiz Krzysztof Kieslowski, taşı gediğine koyan, sert kısa filmleri ve mesajı alt metninde gizli Three Colors üçlemesiyle, sıkı sinema takipçilerinin aşina olduğu bir isimdir. Kendisinin en önemli eserlerinden biri olan Üç Renk: Beyaz, Fransız bayrağının renkleri olan mavi, beyaz ve kırmızıya atfedilmiş "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" kavramlarını ele alan Three Colors’ın "eşitlik" payını temsil eder.
Üç Renk: Beyaz
Filmin ilk dakikasında Karol’u, öpüşen mutlu çiftlerin önünden geçerken görürüz. Aslında Beyaz’ın i ... DevamıÜç Renk: Beyaz
İçe kapanık insanları, kasvetli mimarisi ve aşırı tutucu yapısıyla anılan Polonya, sanatın gerçek, hastalıklı üslupla işlendiği bir ülke ve bilhassa dram türünün menbası olarak göze çarpar. Piyanistiyle Roman Polanski, sorgusuyla Ryszard Bugajski ve elbette Üç Renk filmleriyle Krzysztof Kieslowski, Polonya’nın sinema dünyasına armağanlarından birkaçı olarak verilebilecek, kalburüstü örneklerdendir.
Bahse konu yönetmenimiz Krzysztof Kieslowski, taşı gediğine koyan, sert kısa filmleri ve mesajı alt metninde gizli Three Colors üçlemesiyle, sıkı sinema takipçilerinin aşina olduğu bir isimdir. Kendisinin en önemli eserlerinden biri olan Üç Renk: Beyaz, Fransız bayrağının renkleri olan mavi, beyaz ve kırmızıya atfedilmiş "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" kavramlarını ele alan Three Colors’ın "eşitlik" payını temsil eder.
Üç Renk: Beyaz
Filmin ilk dakikasında Karol’u, öpüşen mutlu çiftlerin önünden geçerken görürüz. Aslında Beyaz’ın ilk ironisi tam da bu sahnede verilmiş olur, zira Karol, karısı Dominique’i cinsel açıdan "mutlu" edemeyen ve bu yüzden Dominique ile davalık olmuş, Fransızcayı çatpat bilen Polak bir göçmendir. Kocası Karol’un bu hatasını kabul edilemez bulan Dominique, Karol’dan boşanmak istemektedir. Film boyunca beyaz (eşitlik) temasının sarkastik bir üslupla ele alınacağı bu noktada vurgulanmış olur. Duruşma sırasında mutsuzluğu yüzünden okunan Karol, bu büyük kusurunun cezasını evliliğini ve değer verdiği diğer pek çok şeyi kaybederek öder. Dominique bu yolla intikamını almış ve "eşitliği" sağlamış olur. Yönetmen Kieslowski, film boyunca metalaştırılan eşitlik kavramı için "Kimse, bir başkasıyla gerçekten eşit olmak istemez. Herkes Dominique gibi, biraz daha eşit olmak ister."" çözümlemesini yapar.
Parapsikolojideki (Doğaüstü olayları araştıran ruh bilimi) "Yaptıkların iyisiyle kötüsüyle sana geri döner" yasası ve iktidarın gücü üzerine kurulmuş filmde, eşitliği bozan taraf Dominique, artık cinsel hayatı aktif ve mutlu bir kadındır. Karol ise aç bilaç bir halde, Paris metrosunda geçimini sağlayabilmek için müzisyenlik yapmaktadır. Tam o sırada Karol, intihar etmeyi düşünen zengin bir göçmen olan Mikolaj’la tanışır. Mikolaj varlıklı, küstah ve mutsuz bir insandır. Zaman geçer. Karol, karısının akla gelebilecek türlü aşağılamalarına maruz kalır, telefonun başında, karısının sesini duyabilmek için gözyaşı dökerken, Dominique ona orgazm çığlıklarını dinletir. Bu sırada izleyiciler olarak bizler, insan doğasının kötülük kavramının sınırlarını zorlayışını görür, hayrete düşeriz.
Karol zor bir tercih yapar ve her şeyi geride bırakıp Polonya’ya dönmeye karar verir. Yeni ahbabı Mikolaj’ın yardımıyla, bir bavulun içinde Polonya’ya girmeyi başarır. Nihayetinde iş bulup hayatını az çok düzene oturtabilmiş Karol, her şeye rağmen Dominique’i bir türlü aklından çıkaramaz. Öyle ki çektiği onca sıkıntıya karşın, Fransa’dan giderken yanına aldığı, karısına benzeyen heykeli odasının başköşesine koymayı ihmal etmez. Karol, karısının şahsiyetini yüklediği heykele hasretle bakarken, Dominique mutlu olmakla meşguldür. Mikolaj Karol ikilisinin yolları, bu kez Polonya’da bir kez daha kesişir. Mikolaj hayattan beklentisi kalmamış, naçiz bir haldedir ve Karol’dan kendisini öldürmesini rica eder. Karol bunu kesinkes reddeder, Mikolaj’ın ona yaptığı iyiliği bu şekilde eşitlemiş ve aralarındaki dostluğu perçinlemiş olur. Karol ve Mikolaj bu olaydan sonra ortak bir iş kurarlar. Karol para ve gücü, yıllar evvel kaçarcasına terk ettiği Polonya’da bulur. Bu yolla Kieslowski, Polonya’da palazlanan liberal ekonomiye bir selam çakar. Artık zengin ve güçlü bir adam olan Karol, gücü elinde tutan her insan gibi "eşitliği" kendi lehine çekmek için Dominique’den intikam almayı seçer. Ezcümle bir kez daha güçlü olan kazanır, bu sefer terk eden taraf Karol’ın kendisi olur.
Kimi sinemaseverin, üçleme adına bir kara leke olarak gördüğü Beyaz, ne hüznün yerini depresyona bıraktığı Mavi kadar soluk bir acı, ne de Kırmızı kadar baş döndürücü raddede ağır bir dram ihtiva eder. Tıpkı hayatın kendisi gibi, tatlı sert bir hüznün ve izleyiciyi gülümseten bir avuç eleştirinin tezahürüdür. Boğazına kadar kedere batmış bir kadının duvarda parçaladığı eli kadar acı vermez, fakat onun kadar gerçektir.
Beni Kimse Sevmiyor filmine yorum yazdı:
Şefin Tavsiyesi - 1: Beni Kimse Sevmiyor
Doris Dörrie ismine nereden rast geldim bilmiyorum. "30 yaşında, evde kalmış nevrotik bir hanımefendi, kendine eş bulmak için başka bir gezegenden geldiğini iddia eden, geçimini barlarda kadın kılığında şarkı söyleyerek sağlayan, gay bir büyücüden yardım almaya karar verirse ne olur?" fikriyle yola çıkan bir yönetmen düşünün, 104 dakikaya sığdırılabilecek türlü sıradışı ve taze fikir; olabildiğine absürt karakterler üzerinden veriliyor ve siz bu lakayt curcunabazları, sirk atmosferinden hallice karnavalesk alışılagelmişliğin dışındalığı yadırgayamıyorsunuz. Naked Lunch’tan beridir türlü abuklukları, durağan bir atmosfer içine bu denli iyi yedirmeyi başaran bir yapıma daha denk gelmemiştim. Bahse konu yönetmenimizi aklınızda tutun, ileri ki haftalarda bu ismi daha sık duyacaksınız. Alman dokunuşunun sinema üzerindeki etkileri elbet ki tartışılmaz; Doktor Caligari’nin Muayenehanesi, Beyaz Bant, Alice Kentl ... DevamıŞefin Tavsiyesi - 1: Beni Kimse Sevmiyor
Doris Dörrie ismine nereden rast geldim bilmiyorum. "30 yaşında, evde kalmış nevrotik bir hanımefendi, kendine eş bulmak için başka bir gezegenden geldiğini iddia eden, geçimini barlarda kadın kılığında şarkı söyleyerek sağlayan, gay bir büyücüden yardım almaya karar verirse ne olur?" fikriyle yola çıkan bir yönetmen düşünün, 104 dakikaya sığdırılabilecek türlü sıradışı ve taze fikir; olabildiğine absürt karakterler üzerinden veriliyor ve siz bu lakayt curcunabazları, sirk atmosferinden hallice karnavalesk alışılagelmişliğin dışındalığı yadırgayamıyorsunuz. Naked Lunch’tan beridir türlü abuklukları, durağan bir atmosfer içine bu denli iyi yedirmeyi başaran bir yapıma daha denk gelmemiştim. Bahse konu yönetmenimizi aklınızda tutun, ileri ki haftalarda bu ismi daha sık duyacaksınız. Alman dokunuşunun sinema üzerindeki etkileri elbet ki tartışılmaz; Doktor Caligari’nin Muayenehanesi, Beyaz Bant, Alice Kentlerde ve daha uzayıp giden sayısız eser, bu mükemmellik düşkünü Avrupalıların 7. Sanata armağanıydılar. Ekseriyetle Korku/Felsefe ağırlıklı bir üslubu ilke edinen Alman Sinemasından bu denli absürt bir ürün çıkması beni hem şaşırttı hem de sevindirdi, zira Dorris Dörrie ciddi manada saykodelik bir ambiyans üzerine, alemden hariç, kendine münhasır karakterleri başarıyla oturtmayı bilmiş.
Hikaye bu ya, yolun yarısına günden güne yaklaşmaktalığının depresyonunu yaşayan Fanny, kalbinin diğer yarısını, ruh eşini arayadursun, Orfeo isimli, sinema dünyasının en sıra dışı üç beş tiplemesinden biri olması kuvvetle muhtemel kişiyle tanışır. Fanny, kitap okurken kahve içmek, bu sırada uzaklara bakıp derin düşüncelere dalmak gibi hipster zevkleri, bir tabutun içinde yaşamak, fayansların aralarına haç çizmek gibi takıntıları olan bir karakterken, her nasılsa hemcinslerine sapkınca ilgi duyan, Arcturus’tan dünyaya gelmiş Orfeo ile kimyası mükemmel bir şekilde tutar ve bizleri içinde menopoza girmiş vampirlerden, yanında oyuncak sincabı olmadan uyuyamayan Kazanova’lara kadar her türlü karakteri barındıran, orijinal bir hikayenin ortasına sürüklerler.
1994 yapımı filmde, daha iyi imkanlarla Dörrie’nin nasıl şaheserler yaratabileceğini de sezinliyoruz. Fanny’nin "Her zaman bir bardak kahve içerek başlar. Sonra beraber dışarı çıkarsın, bir yemek ve bir bakarsın beraber uyuyorsun.. Bir müddet sonra her şey normale döner ve bir gün çok yakınlaştığınızı düşünerek korktuğunu söyler." sözleriyle başlayan yapım Orfeo-Fanny birlikteliği akabinde gelen hüzünlü bir sonla kapanışını yapar. Geriye yüzde buruk bir tebessüm ve "İyi başlayan her hikaye gibi bir avuç trajedi" kalır.
Koro filmine yorum yazdı:
Akıllara Ölü Ozanlar Derneği ve Detachment'ı getiren bir film. Aradığımı bulamasam da izlemeye değer.
Gülen Gözler filmine yorum yazdı:
Hayatımda izlediğim en güzel ''Görsel materyal''. İster on, ister yüz kez izle. Şu film izleyip, nane likörü sahnesinde içi kıpır kıpır olmayanı, Nezaket Hanım'ın ev ahalisini toplayıp, iki göz iki çeşme Yaşar Usta'dan özür dilediği sahnede gözleri dolmayanını görmedim. Vecihi, en başarılı şener şen tiplemelerinden biridir bence. En az, benzer bir kadroyla çekilen Neşeli Günler kadar bilinmeyi hak eden, unutulmuş bir klasiktir Gülen Gözler. Ertem Eğilmez ve Sadık Sendil'in dehasını gözler önüne serer. Tıpkı bir diğer unutulmuz klasik; Namuslu gibi.
Bukalemun filmine yorum yazdı:
Yıldızlar Geçidi Bölüm 1: Woody Allen ve Zelig Üzerine
Aktör, yazar, yönetmen, komedyen ve sonu ufuğa uzanan uzunca bir liste dolusu meziyet sahibi, konsantre yetenek abidesi insan Woody Allen? Onu hangi haliyle seversiniz? Biricik Annie'si ile 90 dakikada kadın-erkek ilişkilerine bakışınızı değiştirdiği Annie Hall'ıyla mı? En nevrotik halini gözler önüne serdiği, Bogart/Allan birlikteliğiyle akıllara Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı getirdiği "Play It Again, Sam" iyle mi? (Casablanca, evet) Yoksa "Ayaküstü entelektüel gevezelik" ekolünün zirve yaptığı, 7. Sanatın en lafazan şaheseri, 70'li yılların beyaz perdeye vedası niteliğindeki "Manhattan" ıyla mı? Peki ya Allen'ın, Orson Welles'in meşalesini devraldığı, mockumentary türünün güzide emsallerinden Zelig'e ne dersiniz?
O zamana değin; Take The Money And Run, Interiors, Everything You Always Wanted to Know About Sex, But Were Afraid to Ask ve Bananas gibi filmlerden aşina olduğumuz, kişisel sorun ve ... DevamıYıldızlar Geçidi Bölüm 1: Woody Allen ve Zelig Üzerine
Aktör, yazar, yönetmen, komedyen ve sonu ufuğa uzanan uzunca bir liste dolusu meziyet sahibi, konsantre yetenek abidesi insan Woody Allen? Onu hangi haliyle seversiniz? Biricik Annie'si ile 90 dakikada kadın-erkek ilişkilerine bakışınızı değiştirdiği Annie Hall'ıyla mı? En nevrotik halini gözler önüne serdiği, Bogart/Allan birlikteliğiyle akıllara Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı getirdiği "Play It Again, Sam" iyle mi? (Casablanca, evet) Yoksa "Ayaküstü entelektüel gevezelik" ekolünün zirve yaptığı, 7. Sanatın en lafazan şaheseri, 70'li yılların beyaz perdeye vedası niteliğindeki "Manhattan" ıyla mı? Peki ya Allen'ın, Orson Welles'in meşalesini devraldığı, mockumentary türünün güzide emsallerinden Zelig'e ne dersiniz?
O zamana değin; Take The Money And Run, Interiors, Everything You Always Wanted to Know About Sex, But Were Afraid to Ask ve Bananas gibi filmlerden aşina olduğumuz, kişisel sorun ve iç çatışmalar odaklı Allen mizahı Zelig ile beraber daha içtimai bir nitelik kazanmıştı, göndermeler ve eleştiriler iyiden iyiye keskinleşmeye başlamıştı. Hannah ve Kız kardeşleri ile birlikte 80'li yılların açık ara en iyi Allen yapıtı olarak addedilen Zelig'i etraflıca inceleyebilmek için öncelikle Zelig'in ele aldığı 1920'li yıllara gitmeliyiz.
1920'lerin Amerika'sı? Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş ve Dünyanın geri kalanı gibi Amerika da yaşadığı sıkıntılı dönemleri atlatabilmek için bir arayış içinde. Jazz müziği revaçta, öyle ki "Jazz Çağı" olarak anılan bu dönemde bohemlik had safhada, filmdeki deyimiyle "Ritimler uyumsuz" ve ahlak hiç olmadığı kadar sarhoş. Bir yanda Cumhuriyetçi ve Demokratlar arasındaki hararetli başkanlık seçimleri, diğer yanda hızla şiddetini arttıran faşizm rüzgarı, Wall Street saldırıları ve sonrasında gelen büyük buhranı şusu busu bir yana, o dönemin en ikonik hayali karakterlerinden biri olan Leonard Zelig'in yükselişi, düşüşü ve sonra yeniden yükselişine tanık oluyoruz. Hikaye bu ya, o dönemin en popüler figürü ve savaş kahramanı olan Charles Lindbergh ile aynı üne sahip bir karakter olarak lanse ediliyor Zelig. Geçmiş ve asri zaman insanının ortak kaygısı olan toplum normlarınca kabul görme tutkusunun bir yansıması olarak arz-ı endam etmekte.
20'ler jenerasyonu deyince akla gelen ilk yazarlardan olan Scott Fitzgerald'ın yorumları ile başlıyor filmimiz. Elegant bir sosyetenin toplantısında tanıştığı aristokrat görünümlü bir beyefendiden bahsediyor. Aynı gün içinde farklı kişilerle bambaşka konuları konuşurken rast geldiği Zelman isimli bu beyefendinin onu hayrete düşürdüğünden bahsediyor. Beyzbol oyuncusu, politikacı, Asyalı bir mülteci, gangster, obez ve zenci olarak çıkıyor karşımıza Zelig. Aynı film içerisinde polislerden kaçan, halk kahramanı olan, halk tarafından dışlanan ve sonra yeniden halk kahramanı olan ve hatta Hitler ile dalga geçebilen bir insanın hikayesidir Zelig.
Saniyeler içerisinde azılı bir suçludan, siyahi bir caz müzisyenine dönüşebilmesiyle psikiyatrisler tarafından incelenmek üzere hastaneye kaldırılan Zelig, burada hayatının kadını Dr. Eudora Fletcher ile tanışır. (Gözü bir yerlerden ısıranlar için; Hannah ve Kızkardeşleri'ndeki Hannah, New York Üçlemesindeki Lisa ve Rosemary'nin Bebeği'nde Rosemary karakterini canlandıran efsane aktris, Mia Farrow) Fletcher başta her ne kadar Zelig'in olağanüstü çok yönlü kişiliğine hayran kalsa da, hastasıyla bu denli yakın bir ilişki kurmaya yanaşmaz. Sonraları Zelig'in aşkına karşılık vermeye başlayan Fletcher, Zelig ile birlikte güzel günler geçirir. Fakat Zelig'in geçmişte yaşadığı olaylar başlarına bela olmaya başlar. Yıllar evvel beraber olup çocuk peydahlayıp kaçtığı kadınlar, işlediği akıl almaz derecede absürt suçlar dağ gibi birikmiştir ve Zelig, çareyi kaçmakta bulur.
Woody Allen'ın Zelig'i "İnsanın psikopat olunca neler yapabileceğini göstermek istedim" şeklinde özetler. Geçmişinde travmatik olaylar yaşamış bir karakter olarak betimlenen Zelig, günümüz toplumunda bir kanser gibi yayılan takdir edilme ve kabul görme hırsıyla dalga geçer. 83 yapımı bir film olmasına karşın Zelig, 20'li yılların görüntülerinin montajlanıp kolajlanmasından mütevellit siyah beyazdır ve o dönemde yaşamış; Al Capone, Clara Bow, William Randolph Hearst, Charlie Chaplin, Josephine Baker, Carole Lombard, Dolores del Rio, Adolf Hitler, Joseph Goebbels, James Cagney, Lou Gehrig, Adolphe Menjou, Claire Windsor, Tom Mix, Marie Dressler, Bobby Jones ve daha birçok ünlü simaya ev sahipliği yapar.