The Wrestler ile ilgili neredeyse tüm yorumlarda Mickey Rourke'un ne kadar başarılı bir oyunculuk sergilediği belirtilmiş. Kesinlikle katılıyorum. Filmde tema olarak dövüşmekten vazgeçemeyen "yalnız" bir adam işlenmiş. Belki de Mickey Rourke bu rol için biçilmiş kaftan olduğu için onu bu kadar beğendik. Mickey Rourke'un 80'lerdeki fotoğraflarına bakarsanız yüzünün bambaşka olduğunu görebilirsiniz. 90'lı yıllarda aktörlüğü bırakıp boksa yönelen Rourke, bu süreçte bir çok darbe aldı. Kendini sınamak için boksa yönelmiş olsa da, sonuçları tüm hayatını etkiledi. Belki de Mickey Rourke "Rady the Ram" ile aynı duyguları hissediyor, dövüşmek ile herşeyi kaybetmek arasında gidip geliyordu.
Dipnot: Son karşılaşmada çalan "Guns N' Roses- Sweet Child O Mine", Mickey Rourke'un boksörlük döneminde maçlara çıkarken kullandığı giriş şarkısıdır.
Filmde baştan sona hüzün var. Hüzünle başlayıp, hüzünle devam ediyor. Haliyle sonu da bir başka hüzünlü... Zaten hangi yalnızlık mutlu olur ki ? Filme 7/10, Mickey Rourke'a 10/10.
onu hayranları çok seviyor...ve bu sevgiyle daha da güçlüdür...fakat yalnızdır...
bir gün show esnasında kalp krizi geçirince doktoru ringi bırakmasını soyler. bu moral bozukluğuyla ailesi olarak bildiği birtek kızı vardır ve kızını görmek ister fakat kızı aynı düşüncede değildir....canı cok yanmaktadır. kalbindeki fiziki ağrılardan çok ringten uzak kalmanın ve kızının ona uzakalığı canını daha çok yakmaktadır.
rigte doğmuştur ve herseye rağmen yine ringte herşeye veda etmek için yasak ta olsa tekrar ringlere geri döner. bu onun sonunu getirir..
Mickey Rourke un oyunculuğunun tekrar doğuşu olarak gösterilen ve bir çok festivalden ödülle dönen bu film gerçekten çok etkileyici...
söyleyecek söz yok.. o nasıl oyunculuktur mickey rourke.. burda kalbim sıkışa sıkışa izledim filmi, hüznünü hüznümüz yaptık. sen bizi bitirdin.. güreş filmi değil, tamamen yalnızlık filmidir..
film izlemeye önce tür takip ederek başlanır, komedi.. korku... romantik.. dram.. vesaire... sonra bu filmlerde gördüğümüz bir oyuncu takip etmeye başlarız. sonrasında film izlemek bir tutku halini aldığında ise, işin aslında yönetmenlerin etrafında döndüğünü anlarız. bundan sonrası artık detaylardan ibarettir... yönetmenin seçtiği, oyuncular.. müzikler.. senaryo ve üslup onun diğerlerinden ayrılmasını sağlar bizim için....
benim favorimdarren aronofsky, sinemaya ilkpiisimli filmiyle giren ve dikkat çekmeyi başaran yönetmenin bu filmi sonrasında yapacağı filmlerle aynı kalitede değil elbette çok düşük bir bütçeyle ve acemiliğini atlattığı bu filmi bir kenara koyarsanız, yönetmenin gerçek eserleriyle karşılaşırsınız. bunların ilkirequiem for a dreamyönetmenin kullandığı değişik çekim teknikleri, oyuncuların etkileyici performansları,clint mansell’inmüzikleri ile izleyeni büyüleyen bu film uyuşturu bağımlısı bir genç , arkadaş... Devamı
Aronofsky'nin Mumu
film izlemeye önce tür takip ederek başlanır, komedi.. korku... romantik.. dram.. vesaire... sonra bu filmlerde gördüğümüz bir oyuncu takip etmeye başlarız. sonrasında film izlemek bir tutku halini aldığında ise, işin aslında yönetmenlerin etrafında döndüğünü anlarız. bundan sonrası artık detaylardan ibarettir... yönetmenin seçtiği, oyuncular.. müzikler.. senaryo ve üslup onun diğerlerinden ayrılmasını sağlar bizim için....
benim favorimdarren aronofsky, sinemaya ilkpiisimli filmiyle giren ve dikkat çekmeyi başaran yönetmenin bu filmi sonrasında yapacağı filmlerle aynı kalitede değil elbette çok düşük bir bütçeyle ve acemiliğini atlattığı bu filmi bir kenara koyarsanız, yönetmenin gerçek eserleriyle karşılaşırsınız. bunların ilkirequiem for a dreamyönetmenin kullandığı değişik çekim teknikleri, oyuncuların etkileyici performansları,clint mansell’inmüzikleri ile izleyeni büyüleyen bu film uyuşturu bağımlısı bir genç , arkadaşı ,sevgilisi ve annesinin hikayesinianlatıyor.
kendileri için uyuşturucu temin edebilmek için uyuşturucu satan jared leto, arkadaşı ve sevgilisi için hayat işler ters gitmeye başladığında bağımlılığın onları ne duruma düşüreceğini bilmedenbu şekilde sürmekteyken..annesi ise bağımlısı olduğu televizyonda izlediği bir yarışmaya katılma hakkı kazanınca , sevdiği eski bir elbiseyi giyerek katılmak ister ancak elbiseye girebilmek kilo vermesi gerekmektedir, yine bağımlısı olduğu tv den bulduğu bir yöntemle(içeriğinde uyuşturucu olan haplar) kilo vermeye başlar. oğlu annesinin bu durumunu farkettiğinde iş işten geçmiştir anneside bir bağımlıdır artık.. bu film de ve sonra ki filmlerinde olduğu gibi aronofsky’nin tarzının hiç de eğlenceli olmadığını görebilirsiniz... her şey gerçek hayatta ki gibidir. sınırı aşınca sert bir iniş yaparsınız elinizden bir şey gelmez.
sonraki film the fountainde pi’de olduğu gibisenaryosunu da yazarak farklı bir yönünü de ortaya koymuştur. bu filmde yine müzik mansell e teslim edilmiştir. bu film diğer filmlerinden farklı bir yerde durmaktadır, öyle ki filmde olabildiğince gereksiz diyaloglardan uzak yalın bir dil kullanmış, ayrıca film üç ayrı hikayenin, üç ayrı zaman da paralel bir kurgu ile ilerlemesi, hikayelerin ortak amacı olan ölümsüzlüğe, hayat ağacına ulaşmayı ortak bir sona bağlaması ile diğer filmlerinden ayrılmasını sağlar.
the wrestler’de yine özüne dönüp tarzına uygun bir senaryoyu ele alan yönetmen filmde başrolüde mickey rourke verip onun varolduğunu hatırlamamızı sağlıyor. zaten yönetmenin oyuncu tercihlerindeki başarısı filmlerine orantılı bir şekilde yansıyor.. bu filmde popülaritesini yitirmiş eski bir güreşçinin hayatını anlatıyor, sağlık sorunları yüzünden, ringlere veda etmek zorunda kalan rourke yaşadığı hayatı sorgulayıp geri dönüp yaptıklarına bakar.... ringlere olan tutkusu hayranları ile arasındaki bağ onun ailesinin dağılmasına sebep olmuş düzenli bir hayat sürememiştir. kızıyla arasını düzeltmek ister , bunun için ilgi duyduğu striptizci arkadaşından da destek alır. tezgahtarlık yapmaya başlar, ancak yinede işler yolunda gitmez.. sağlık problemlerine rağmen yine bildiği tek iş ve sevildiği yere yani ringlere döner... aronofsky tüm filmlerinde yaptığı gibi bu filmde de sonu seyirciye bırakır.. rourke, finalde meşhur atlayışını yapmak için iplerin üzerine çıkar ve rakibinin üzerine uçarak atlayışını yapar . mickey rourke bu filmdeki performasının oscar adaylığı ile sınırlı kalması ise benim için hayal kırıklığı olmuştu açıkçası... aslında bu filmi özetlemek için rourke’un finalde ringe çıktığında yaptığı konuşmayı kullanmak yeterli olur. bu konuşmasının bir bölümü şöyle ’’hayatı özensiz yaşar ve mumu iki ucundan yakarsanız bedelini ödersiniz, sevdiklerinizi ve sevenlerinizi kaybedebilirsiniz’
ve son filmi black swan tam anlamıyla bir aronofsky filmi olarak karşımıza geldi... artık yönetmenin tam olarak tarzı oturmuş ne anla tmak istediği takipçileri tarafından kolayca anlaşılır bir hal almıştı bu filmde.... önce ki filmlerinde ki güreşçiler, uyuşturucu bağımlılarından sonra burada balerinlerin hayatına girerek anlatıyor hikayesini... yine aynı şekilde çok değerli oyunculara filmde yer vermesiyle filmin dikkat çekmesini sağlamıştır. vincent cassel gibi benim için çok yetenekli ve değerli bir oyuncuyu alıp çok küçük bir role yerleştirmesi yönetmenin titizliğini gösteriyor, mila kunis gibi bir oyuncuyu cilalaması ve başrol verdiği natalie portman’a kazandırdığı oscar da cabası... filmde beni en çok rahatsız eden tchaikovsky nin kuğu gölü balesi müziğinin baskınlığı filmde müzik portman’ın içinde bulunduğu duruma göre şiddetleniyor yada hafifliyordu, yani gerilimi tırmandırmak için başvurduğu bir unsur gibiydi yönetmen için bu müzik, tabi aronofsky’nin her filminde olduğu gibi mansell’inde imzası var müziklerde.... filmde kuğu gölü balesinin yönetmeni cassel başrol oyuncusunu değiştirmek istemektedir ve portman’da karar kılar, ancak cassel’in hem siyah hemde beyaz kuğuyu canladırabileceği yönünde endişeleri vardır.. portman başrolü almak için yarışan ve sonunda buna ulaşan bir balerin, annesinin de eski hırslı bir balerin oluşu ve portman ’ı bu oyun için hazırlarken annesinin kendi hayallerini ona yüklemesi portman’ı kendisinin de tanımadığı siyah yüzüyle karşılaşmasını sağlayacaktır. aslında yönetmenin diğer filmleri the wrestler ve requeim for a dream de olduğu gibi bu filmde de aile bağlarında ki yozlaşmaya değinmesi açısından benzerlik göstermesi bana acaba kendini tekrar mı ediyor dedirtse de yine sonu seyirciye bırakarak imzasını attığı filmle çıtayı yükseltip beklentiyi büyütüyor.
çok iyi bir özetleme olmuş.clint mansell'i hep gözden kaçırmışım.teşekkür ederim farketmemi sağladığın için.aronofsky senin de söylediğin gibi farklı bir hayal gücü ve estetik anlayışına sahip.-acının estetiği- sanırım doğru tamlama.hayran olunası.
@ege_undag
6 yıl önce
8.6 / 10
@kuzgunadam
6 yıl önce
7.8 / 10
@sinad
12 yıl önce
8 / 10
Dipnot: Son karşılaşmada çalan "Guns N' Roses- Sweet Child O Mine", Mickey Rourke'un boksörlük döneminde maçlara çıkarken kullandığı giriş şarkısıdır.
@bukowski1970
12 yıl önce
8.4 / 10
@karrigan
13 yıl önce
@oyunadevam
14 yıl önce
8.2 / 10
@stiff
14 yıl önce
7 / 10
@esmeralda
14 yıl önce
7.5 / 10
onu hayranları çok seviyor...ve bu sevgiyle daha da güçlüdür...fakat yalnızdır...
bir gün show esnasında kalp krizi geçirince doktoru ringi bırakmasını soyler. bu moral bozukluğuyla ailesi olarak bildiği birtek kızı vardır ve kızını görmek ister fakat kızı aynı düşüncede değildir....canı cok yanmaktadır. kalbindeki fiziki ağrılardan çok ringten uzak kalmanın ve kızının ona uzakalığı canını daha çok yakmaktadır.
rigte doğmuştur ve herseye rağmen yine ringte herşeye veda etmek için yasak ta olsa tekrar ringlere geri döner. bu onun sonunu getirir..
Mickey Rourke un oyunculuğunun tekrar doğuşu olarak gösterilen ve bir çok festivalden ödülle dönen bu film gerçekten çok etkileyici...
@mehtap6
14 yıl önce
8 / 10
@enik_kral
15 yıl önce
film izlemeye önce tür takip ederek başlanır, komedi.. korku... romantik.. dram.. vesaire... sonra bu filmlerde gördüğümüz bir oyuncu takip etmeye başlarız. sonrasında film izlemek bir tutku halini aldığında ise, işin aslında yönetmenlerin etrafında döndüğünü anlarız. bundan sonrası artık detaylardan ibarettir... yönetmenin seçtiği, oyuncular.. müzikler.. senaryo ve üslup onun diğerlerinden ayrılmasını sağlar bizim için....
benim favorimdarren aronofsky, sinemaya ilkpiisimli filmiyle giren ve dikkat çekmeyi başaran yönetmenin bu filmi sonrasında yapacağı filmlerle aynı kalitede değil elbette çok düşük bir bütçeyle ve acemiliğini atlattığı bu filmi bir kenara koyarsanız, yönetmenin gerçek eserleriyle karşılaşırsınız. bunların ilkirequiem for a dreamyönetmenin kullandığı değişik çekim teknikleri, oyuncuların etkileyici performansları,clint mansell’inmüzikleri ile izleyeni büyüleyen bu film uyuşturu bağımlısı bir genç , arkadaş ... Devamı
film izlemeye önce tür takip ederek başlanır, komedi.. korku... romantik.. dram.. vesaire... sonra bu filmlerde gördüğümüz bir oyuncu takip etmeye başlarız. sonrasında film izlemek bir tutku halini aldığında ise, işin aslında yönetmenlerin etrafında döndüğünü anlarız. bundan sonrası artık detaylardan ibarettir... yönetmenin seçtiği, oyuncular.. müzikler.. senaryo ve üslup onun diğerlerinden ayrılmasını sağlar bizim için....
benim favorimdarren aronofsky, sinemaya ilkpiisimli filmiyle giren ve dikkat çekmeyi başaran yönetmenin bu filmi sonrasında yapacağı filmlerle aynı kalitede değil elbette çok düşük bir bütçeyle ve acemiliğini atlattığı bu filmi bir kenara koyarsanız, yönetmenin gerçek eserleriyle karşılaşırsınız. bunların ilkirequiem for a dreamyönetmenin kullandığı değişik çekim teknikleri, oyuncuların etkileyici performansları,clint mansell’inmüzikleri ile izleyeni büyüleyen bu film uyuşturu bağımlısı bir genç , arkadaşı ,sevgilisi ve annesinin hikayesinianlatıyor.
kendileri için uyuşturucu temin edebilmek için uyuşturucu satan jared leto, arkadaşı ve sevgilisi için hayat işler ters gitmeye başladığında bağımlılığın onları ne duruma düşüreceğini bilmedenbu şekilde sürmekteyken..annesi ise bağımlısı olduğu televizyonda izlediği bir yarışmaya katılma hakkı kazanınca , sevdiği eski bir elbiseyi giyerek katılmak ister ancak elbiseye girebilmek kilo vermesi gerekmektedir, yine bağımlısı olduğu tv den bulduğu bir yöntemle(içeriğinde uyuşturucu olan haplar) kilo vermeye başlar. oğlu annesinin bu durumunu farkettiğinde iş işten geçmiştir anneside bir bağımlıdır artık.. bu film de ve sonra ki filmlerinde olduğu gibi aronofsky’nin tarzının hiç de eğlenceli olmadığını görebilirsiniz... her şey gerçek hayatta ki gibidir. sınırı aşınca sert bir iniş yaparsınız elinizden bir şey gelmez.
sonraki film the fountainde pi’de olduğu gibisenaryosunu da yazarak farklı bir yönünü de ortaya koymuştur. bu filmde yine müzik mansell e teslim edilmiştir. bu film diğer filmlerinden farklı bir yerde durmaktadır, öyle ki filmde olabildiğince gereksiz diyaloglardan uzak yalın bir dil kullanmış, ayrıca film üç ayrı hikayenin, üç ayrı zaman da paralel bir kurgu ile ilerlemesi, hikayelerin ortak amacı olan ölümsüzlüğe, hayat ağacına ulaşmayı ortak bir sona bağlaması ile diğer filmlerinden ayrılmasını sağlar.
the wrestler’de yine özüne dönüp tarzına uygun bir senaryoyu ele alan yönetmen filmde başrolüde mickey rourke verip onun varolduğunu hatırlamamızı sağlıyor. zaten yönetmenin oyuncu tercihlerindeki başarısı filmlerine orantılı bir şekilde yansıyor.. bu filmde popülaritesini yitirmiş eski bir güreşçinin hayatını anlatıyor, sağlık sorunları yüzünden, ringlere veda etmek zorunda kalan rourke yaşadığı hayatı sorgulayıp geri dönüp yaptıklarına bakar.... ringlere olan tutkusu hayranları ile arasındaki bağ onun ailesinin dağılmasına sebep olmuş düzenli bir hayat sürememiştir. kızıyla arasını düzeltmek ister , bunun için ilgi duyduğu striptizci arkadaşından da destek alır. tezgahtarlık yapmaya başlar, ancak yinede işler yolunda gitmez.. sağlık problemlerine rağmen yine bildiği tek iş ve sevildiği yere yani ringlere döner... aronofsky tüm filmlerinde yaptığı gibi bu filmde de sonu seyirciye bırakır.. rourke, finalde meşhur atlayışını yapmak için iplerin üzerine çıkar ve rakibinin üzerine uçarak atlayışını yapar . mickey rourke bu filmdeki performasının oscar adaylığı ile sınırlı kalması ise benim için hayal kırıklığı olmuştu açıkçası... aslında bu filmi özetlemek için rourke’un finalde ringe çıktığında yaptığı konuşmayı kullanmak yeterli olur. bu konuşmasının bir bölümü şöyle ’’hayatı özensiz yaşar ve mumu iki ucundan yakarsanız bedelini ödersiniz, sevdiklerinizi ve sevenlerinizi kaybedebilirsiniz’
ve son filmi black swan tam anlamıyla bir aronofsky filmi olarak karşımıza geldi... artık yönetmenin tam olarak tarzı oturmuş ne anla tmak istediği takipçileri tarafından kolayca anlaşılır bir hal almıştı bu filmde.... önce ki filmlerinde ki güreşçiler, uyuşturucu bağımlılarından sonra burada balerinlerin hayatına girerek anlatıyor hikayesini... yine aynı şekilde çok değerli oyunculara filmde yer vermesiyle filmin dikkat çekmesini sağlamıştır. vincent cassel gibi benim için çok yetenekli ve değerli bir oyuncuyu alıp çok küçük bir role yerleştirmesi yönetmenin titizliğini gösteriyor, mila kunis gibi bir oyuncuyu cilalaması ve başrol verdiği natalie portman’a kazandırdığı oscar da cabası... filmde beni en çok rahatsız eden tchaikovsky nin kuğu gölü balesi müziğinin baskınlığı filmde müzik portman’ın içinde bulunduğu duruma göre şiddetleniyor yada hafifliyordu, yani gerilimi tırmandırmak için başvurduğu bir unsur gibiydi yönetmen için bu müzik, tabi aronofsky’nin her filminde olduğu gibi mansell’inde imzası var müziklerde.... filmde kuğu gölü balesinin yönetmeni cassel başrol oyuncusunu değiştirmek istemektedir ve portman’da karar kılar, ancak cassel’in hem siyah hemde beyaz kuğuyu canladırabileceği yönünde endişeleri vardır.. portman başrolü almak için yarışan ve sonunda buna ulaşan bir balerin, annesinin de eski hırslı bir balerin oluşu ve portman ’ı bu oyun için hazırlarken annesinin kendi hayallerini ona yüklemesi portman’ı kendisinin de tanımadığı siyah yüzüyle karşılaşmasını sağlayacaktır. aslında yönetmenin diğer filmleri the wrestler ve requeim for a dream de olduğu gibi bu filmde de aile bağlarında ki yozlaşmaya değinmesi açısından benzerlik göstermesi bana acaba kendini tekrar mı ediyor dedirtse de yine sonu seyirciye bırakarak imzasını attığı filmle çıtayı yükseltip beklentiyi büyütüyor.
@enik_kral
15 yıl önce
@crackby
15 yıl önce