15 yıl önce
Cennetteki Gölgeler filmine yorum yazdı:
Yumurcak filmine yorum yazdı:
Filmdeki sahneler tam bir deha örneği. O kadar zekice ki. Sinematografik açıdan duyduğum hayranlığın yanında o sahneleri yazan ellere ayrı hayranlığım var.
Tenenbaum Ailesi filmine yorum yazdı:
Karakter üzerinden insanları güldürme peşindeki işlerden sıyrılıp hikayenin güzelliğinden naifliğinden eğlencenizi bulmayı isterseniz Tenenbaum ailesine misafir olmanız kafi olacaktır.
Kuyu filmine yorum yazdı:
Toplumsal gerçekçiliğin mükemmel işlendiği, bana ve birçoklarına göre türk sinemasının en iyi filmi.
Chico ile Rita filmine yorum yazdı:
Hikayesinde pek bir orjinallik olmasa da şahane müzikleri için izlenilesi bir film.
Beyaz Bant filmine yorum yazdı:
Das weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte (2009)
1. Dünya Savaşından sadece bir yıl önce, 1913 yılında geçen hikaye Almanyanın bir köyünde vuku buluyor. Olayların yaşandığı esnada köyde öğretmenlik yapan şahsın (Ernst Jacobi) hatıralarını dış ses olarak anlatmaya başlamasıyla filme başlıyoruz.
Otoritenin, baskının ve din adamlarının mutlakıyetinde her bir olayın her bir hayatın stabil ve önceden çizildiği şekliyle ilerlediği köyde bir takım garip olaylar gelişir. Evine dönen doktorun atı daha sonra bulunamayan bir tele takılır ve doktor yaralanır, baronun oğlu işkence edilmiş bulunur, ahır yanar ve dahası. Düzenli ve mekanize bir yaşam olan köyde faili ya da failleri bulunamayan bu olaylar huzursuzluk yaratmaya başlar. Fail bulunamaz ancak yönetmenin derdi zaten bunları yapanı bulmak değildir.
Enseste, fiziksel ve sözsel aşağılamalara maruz kalan, yaşadıkları ağır travmaların üstüne hayatlar kurmaya çalışacak olan buradaki çocuklar ço ... DevamıDas weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte (2009)
1. Dünya Savaşından sadece bir yıl önce, 1913 yılında geçen hikaye Almanyanın bir köyünde vuku buluyor. Olayların yaşandığı esnada köyde öğretmenlik yapan şahsın (Ernst Jacobi) hatıralarını dış ses olarak anlatmaya başlamasıyla filme başlıyoruz.
Otoritenin, baskının ve din adamlarının mutlakıyetinde her bir olayın her bir hayatın stabil ve önceden çizildiği şekliyle ilerlediği köyde bir takım garip olaylar gelişir. Evine dönen doktorun atı daha sonra bulunamayan bir tele takılır ve doktor yaralanır, baronun oğlu işkence edilmiş bulunur, ahır yanar ve dahası. Düzenli ve mekanize bir yaşam olan köyde faili ya da failleri bulunamayan bu olaylar huzursuzluk yaratmaya başlar. Fail bulunamaz ancak yönetmenin derdi zaten bunları yapanı bulmak değildir.
Enseste, fiziksel ve sözsel aşağılamalara maruz kalan, yaşadıkları ağır travmaların üstüne hayatlar kurmaya çalışacak olan buradaki çocuklar çok yakın bir gelecekte karşımıza çıkacak olan Nazi-Almanyasının köklerini oluşturmaktadır ve Hanekenin dikkatimizi çekmeyi istediği mesele de burada yatmaktadır. Tanrıya beni öldürmesi için bir şans verdim. Böyle bir şey yapmadı. Demek ki benden memnun. diyerek, dikte edilen ve anlamlandıramadığı din kuralları, hiyerarşik düzen ve yaptırımları kendi çabasıyla bulmaya çalıştığı mantıklı bir düzleme oturtmaya çalışan Martin (Leonard Proxauf) ve diğerleri, sonraki 30 sene içerisinde tüm dünyayı etkileyecek olan Nazi hareketinin nelerin ve nasıl bir toplumsal yapının üzerine kurulmuş olduğunu hepimize gösteriyor.
Kapalı mekanlar, uzun çekimler ve şahane oyunculukların birleşimiyle Haneke, imzası olan ekranın başından kalkıp gitme isteğini mükemmele yakın şekilde başarıyor. Filmin siyah-beyaz çekilmiş olması sadece bir tarih filmi izlencesi değil, toplum ve kokuşmuş aile yapısındaki buhranın izleyiciyi sarması açısından da dekorla bütünleşik şahane bir görsel haz sunuyor. Ayrıca filmin posteri de son yıllarda yapılmış en güzel film posterlerinden birisi. Her ögesiyle bütünlüğü yakalamış bir eser. Salt cevapları vermek yerine ihtimaller ve açık kapılar bırakan, yönetmenliğinin yanı sıra senaryosu da Michael Hanekeye ait olan Das weisse Band, Eine deutsche Kindergeschichte (The White Ribbon, a German Children’s Story) Cannesda Altın Palmiye ödülünü kazanarak zaten rüştünü ispatlamış bir film.
Tiranozor filmine yorum yazdı:
Tyrannosaur (2011)
İngiliz oyuncu Paddy Considinenin ilk filmi olan Tyrannosaur karakterlerin iç dünyasının yansıtılması, hikayenin kontrolü ve kurgu elementlerinin şahane birleşimini bizlere gösteriyor.
---film hakkında spoylır içerir---
Joseph (Peter Mullan) işsiz ve öfke kontrol sorunu olan bir karakter. Film Josephin bardan kovulup tek dostu köpeğini bir tekme darbesiyle öldürmesiyle başlıyor. Ancak bu öfkenin altında bir şeyler olduğunu filmin hemen başında köpeğe düzenlediği minik cenaze töreninde fark ediyoruz. Yolunun bir şekilde kesiştiği bir diğer karakter Hannah (Olivia Colman) dışarıdan gelir seviyesi iyi, güzel bir evliliği olan ve kendini bağışlanan elbiselerin toplandığı dükkanına adamış dindar bir kadın olarak görünüyor. Fakat bunun da böyle olmadığını filmin ilerleyen dakikalarında kocası James (Eddie Marsan) ile karşılaşınca görüyoruz.
Josephin Hannahnın dükkanına girmesiyle başlayan ilişkileri klasik bir inanan-inanmayan t ... DevamıTyrannosaur (2011)
İngiliz oyuncu Paddy Considinenin ilk filmi olan Tyrannosaur karakterlerin iç dünyasının yansıtılması, hikayenin kontrolü ve kurgu elementlerinin şahane birleşimini bizlere gösteriyor.
---film hakkında spoylır içerir---
Joseph (Peter Mullan) işsiz ve öfke kontrol sorunu olan bir karakter. Film Josephin bardan kovulup tek dostu köpeğini bir tekme darbesiyle öldürmesiyle başlıyor. Ancak bu öfkenin altında bir şeyler olduğunu filmin hemen başında köpeğe düzenlediği minik cenaze töreninde fark ediyoruz. Yolunun bir şekilde kesiştiği bir diğer karakter Hannah (Olivia Colman) dışarıdan gelir seviyesi iyi, güzel bir evliliği olan ve kendini bağışlanan elbiselerin toplandığı dükkanına adamış dindar bir kadın olarak görünüyor. Fakat bunun da böyle olmadığını filmin ilerleyen dakikalarında kocası James (Eddie Marsan) ile karşılaşınca görüyoruz.
Josephin Hannahnın dükkanına girmesiyle başlayan ilişkileri klasik bir inanan-inanmayan tartışmasıyla devam ediyor. Hannahnın yardım etme amaçlı dua etme tekliflerine Josephin verdiği cevap çok akılda kalıcı: Tanrı, kendinin Tanrı olduğunu sanıyor. Kimse aksini söyleyemiyor. Karısının ölümünden sonra hayatındaki boşluğu alkolle doldurmaya çalışan Joseph ve kocasından gördüğü şiddeti tanrıya olan inancıyla doldurmaya çalışan Hannah. Zaman zaman sert tartışmalar yaşasalarda, hayatın farklı zorluklarını yoğun biçimde yaşayan bu iki insan birbirlerine tutunuyorlar.
Kocasının tecavüze varan şiddetine maruz kalan Hannah tüm saflığıyla içinde barındırdığı inancın hiçbir şeyi çözümlemeyeceğinin farkına varır. Kocasının O ben değilim. Bana ne oldu bilmiyorum sözlerinde inandırıcılıktan eser yoktur. Kaçmayı çare olarak görür ve Josepe sığınır. Filmin başında bize sorunlu adamın hikayesini izleyeceğiz havası veren, Hannahnın sığınma isteğinde sorumluluk almak istemeyen Joseph, kanser hastası olan arkadaşına dua etmesi için Hannahdan ricada bulunurken ve karısından bahsederken iç dünyasına ait minik parçaları gösteriyor. Ama etrafa küfürler ve yumruklar saçan bu adamla ilgili en net ayrıntıyı Karım hayatta olsaydı, ona yine bir köpek gibi davranırdım. cümlesindeki pişmanlıkta buluyoruz.
Dar açılı kameralar, birkaç sahne dışında hiç müzik kullanılmaması, doğallığın korunması ve tabi ki şahane oyunculuklarla bireyin gözlemini keyifle yapıyoruz Tyrannosaurda. BAFTA ve Sundance gibi önemli organizasyonlarda ödüle layık görülmüş bu film gerçekten senenin en iyi filmlerinden biri.
Bildiğiniz tüm romantik komedi kalıplarını unutun. Plazalarda evler, yüksek katlarda ofisler ve kimsenin gidemediği o restoranlarda yüzüklerin verildiği akşam yemeklerini bir kenara bırakın. Kaurismaki İşçi Sınıfı Üçlemesinin ilk filmi olan Varjoja Paratiisissa (Shadows in Paradise) da sizi kara romantik komedi ve bambaşka hayatlarla tanıştıracak.
Çöpçülük yaparak geçimini sağlayan ve iş arkadaşının kuracağı şirkette beraber çalışma planları yapan Nikander (Matti Pellonpaa) arkadaşıunın ölümü üzerine boşluğa düşer. Asosyal, şevksiz ve yalnız yaşayan bu adam süpermarkette kasiyer olarak çalışan Ilonaya (Kati Outinen) karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan ve daha üst sınıfta yer almak isteyen Ilona bu ilgiye karşılık verir. Özgüven ve cesaret eksikliği en derinlerine dek işlemiş bu ikilinin hikayesi gel-gitlerle de olsa hızlı bir ilerleme gösterir. Ve yine bildi ... Devamı
Bildiğiniz tüm romantik komedi kalıplarını unutun. Plazalarda evler, yüksek katlarda ofisler ve kimsenin gidemediği o restoranlarda yüzüklerin verildiği akşam yemeklerini bir kenara bırakın. Kaurismaki İşçi Sınıfı Üçlemesinin ilk filmi olan Varjoja Paratiisissa (Shadows in Paradise) da sizi kara romantik komedi ve bambaşka hayatlarla tanıştıracak.
Çöpçülük yaparak geçimini sağlayan ve iş arkadaşının kuracağı şirkette beraber çalışma planları yapan Nikander (Matti Pellonpaa) arkadaşıunın ölümü üzerine boşluğa düşer. Asosyal, şevksiz ve yalnız yaşayan bu adam süpermarkette kasiyer olarak çalışan Ilonaya (Kati Outinen) karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan ve daha üst sınıfta yer almak isteyen Ilona bu ilgiye karşılık verir. Özgüven ve cesaret eksikliği en derinlerine dek işlemiş bu ikilinin hikayesi gel-gitlerle de olsa hızlı bir ilerleme gösterir. Ve yine bildiklerimizin çok dışında bir mutluluğa geçiş yaşarlar.
Minimalist sinema örneği olan Varjoja Paratiisissa çok sade senaryosu ve net içeriğiyle dikkat çekiyor. Karakterlerin neredeyse komutlara varan repliklerle yaşıyor oluşu, yönetmene ve tarzına alışık olmayanlarda fenalıklar yaratmaya pek meyilli olsa da alışabilir ve keyfini sürmeye başlayabilirseniz gerçek gülümsemelere mahal veriyor. Çekoslovak Yeni Dalgayla benzerlikler gösteren kara komedi ve sıfır mimikle güldürebilen oyunculuk performansları filmi seyirlik kılan diğer öğeler.
Avrupanın en eski ödüllerinden biri olan Jussi Ödüllerinde En İyi Film Ödülünü alan Varjoja Paratiisissa, aynı fabrikadan çıkmış gibi önümüze sürülen filmlerden sıyrılıp, farklı dil, farklı tür ve farklı bakış açılarının farkına varılması için keşfedilmeyi bekleyen değerli bir eser.