Kaçınılmaz'ın Öyküsü: Benjamin Button'un Tuhaf Hikâyesi

fawkessa

@fawkessa yazdı...

06.03.2018

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi

Aslında düşündüğünde, hepimiz değişiyoruz, hayatımız boyunca sürekli farklı bir insan haline geliyoruz, ama bu güzel, bu iyi, bir zamanlar olduğun herkesi hatırladığın sürece, bu böyle olmaya devam etmeli. The Doctor

     F. Scott Fitzgerald tarafından yazılmış aynı isme sahip kısa öyküden uyarlanan ve ünlü yönetmen David Fincher tarafından beyaz perdeye aktarılan Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi, 80 yaşında bir adamın görünümüne ve fiziksel özelliklerine sahip bir bebek olarak doğup yaşı ilerledikçe gençleşen bir adamın hikâyesini anlatıyor. Olumlu ve olumsuz yönleriyle, insanların zihinlerinde kök salan ön yargılar ve kalplerine işleyen çıplak gerçeklerle insan olmanın ne anlama geldiğini ve duyguların insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri olduğunu aktarmaya çalışıyor. 1918’de, Büyük Savaş’ın hemen bitiminde doğan ve doğduğu gece babası tarafından terk edilen Benjamin’e, ileride evim diyeceği huzur evinde çalışan bir bakıcı olan Queenie’nin annelik yapmasıyla başlıyor bu tuhaf hikâye. Ardından Benjamin’in hayatının çeşitli evrelerine ve karakter değişimine tanıklık edeceğimiz uzun Forrest Gump’vari bölüm geliyor. Hayalleri peşinde koşan bedeni genç, ruhu yaşlı Benjamin’i izlerken, kendimize, duygularımıza ve hayallerimize dair düşüncelere dalıp gidiyoruz.

alt

Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan neredeyse her insanın yaptığı gibi, o da kaybetmeyi, sevmeyi, para kazanmayı, sevişmeyi, istenmemeyi ve insanın başına gelebilecek ne kadar farklı serüven varsa hepsini deneyimleyerek hayatına devam ediyor. Hatıralarını yazdığı günlüğünün okunması ile ilerleyen film, okuyanın kızı Caroline, okutanın da ömür boyu tutkusu Daisy olduğunu anlamamız ve Daisy’nin ağzından Benjamin’in sonunu öğrenmemiz ile sona eriyor. Hatıraların ne denli önemli olduğunu, Daisy’nin Caroline’e günlüğü okumayı bitirdiği zaman söylediği şu sözle anlıyoruz, “Artık babanı tanıyorsun.” Seyirci olarak biz de, ancak o zaman, Benjamin’i tanımış oluyoruz. Çünkü hatıralar, bir insanı o insan yapan özlerdir. Hatıralar olmadan bir insanın hayatı havaya karışıp yok olur, filmin sonlarına doğru gördüğümüz hiçbir şey hatırlamayan çocuk Benjamin’i düşünün. Ancak, hatıralar bir şekilde kayda geçirildiği, dile getirildiği zaman, birer hatıra olmaktan çıkıp birer hikâyeye dönüşürler ve artık anlatılabilirler. Çok eski tarihlere dayanan bu hikâye anlatıcılığının en çok beslendiği kaynaklar arasında insanların hatıraları önemli bir yer kaplar.

     Değişim, kaçınılmazdır. Yaşlanmak, sevmek, kaybetmek ve öğrenmek gibi bir sürü şekilde çıkar karşımıza. Şüphesiz, herkes yaşadığı süre boyunca değişir. Benjamin’i görüp tuhaf hikâyesine tanıklık ettiğimizde şaşkınlığımız yaşadığı değişimden değil, bu değişimin şekli ve yönü yüzündendir. İnsan doğasına aykırı bu süreç, en başta tekinsiz bir bebek olduğundan en yakını olan babası tarafından bile kabul görmemesine rağmen, tanrıya olan inancı gereği onu mucize olarak gören Queenie sayesinde ilerleyebilmiştir. Film boyunca, özel efektlere harcanan paranın yetersiz kalması sebebiyle, Benjamin’i Brad Pitt de dahil olmak üzere 7 aktör canlandırıyor. Değişim söz konusu olduğundan, farklı aktörler tarafından bir karakterin canlandırılması, bu değişimin doğası hakkında bize daha somut bir temsil sunuyor. Benzeri bir yapı, biyografik filmlerin hemen hemen hepsinde kullanılır. (Aşağıda bir istisnadan da bahsedeceğim.) Örneğin, ünlü İngiliz bilim kurgu dizisi Doctor Who. 55 yıllık dizi tarihi boyunca 14 farklı aktör ve aktris tarafından canlandırılan aynı karakter, değişim noktasına geldiğinde, yalnızca görünümünü değil aynı zamanda karakterini ve kişiliğini de değiştirir. Bu tür bir sunum Benjamin için tuhaf hayat hikâyesine eşlik edecek iyi bir teknik detay olarak görüyorum. Elbette bu yöntemin istisnaları da mevcut. Richard Linklater’ın 2014 yılında vizyona giren filmi, Boyhood, bunlara bir örnek. 12 yıl boyunca aynı oyuncularla çalışan yönetmen, küçük bir çocuğun 18 yaşına gelene dek başına gelen olayları ve geçirdiği değişimleri anlatıyor.

alt


Benjamin’in geçirdiği değişime geri dönersek, Benjamin, her daim yeni şeyler denemeye açık ve her seferinde geçmişini tamamen silip atmadan değişiyor. Kızına attığı kartpostalların birinde yazdığı şu sözler, bu değişim konusunda Benjamin’in ağzından duyduğumuz önemli noktalar. “Umarım önceden hissetmediğin şeyler hissedersin. Umarım farklı görüş açıları olan insanlarla tanışırsın. Umarım gurur duyduğun bir hayatın olur. Öyle olmadığını fark edersen, umarım yeterli gücü bulursun da yeniden başlarsın.” Hayatımız boyunca kabullenmek istemesek de kimi zaman değişim kapımızı çalar, içinde bulunduğumuz durumun verdiği güven duygusundan kopup yeterli gücü içimizde bularak ancak o kapıdan dışarı adım atabiliriz. İşte Benjamin de tam olarak bunu yapar Kaptan Mike ile çalışmaya giderken. Bebekliğinden beri korunup kollandığı, büyüyüp vakit geçirdiği, evim dediği yeri terk eder ve gider. Güvenli limanı terk etmek insanlar için her zaman zor olmuştur, ancak değişim ancak oradan çıktıktan sonra, mesela Hobbit’teki Bilbo Baggins’in evinin kapısından dışarıya attığı ilk adımdan sonra başlar. Bu bir süreç olduğundan, ancak sona erdiği zaman fark edilir. Benjamin yıllar sonra eve döndüğünde, her şeyin yerli yerinde durduğunu görse de farklı hissettiğini görüp değişenin kendisi olduğunu anlar.

             Filmin başında Daisy’nin anlattığı Mösyö Gateau’nun hikâyesi, filmin en temel temalarından birini daha ortaya çıkarır. Zaman. Saat ustası Gateau’nun savaşta ölen oğlu da dahil olmak üzere bütün gençleri belki de hayata getirecek tersine işleyen bir saat yapmasıyla başlar zaman vurgusu. Nitekim, birçok gidenin her biri memnun olmuş olmalı ki yerinden, birçok seneler geçer, dönen olmaz seferinden. Elbette bu tersine akan saatin Benjamin’in doğumuna doğrudan etki ettiğini ne Fincher söylüyor ne de biz akıştan anlıyoruz, ancak, sembolik olarak orada bulunması ve filmin kapanışında bu saati hala çalışırken görmemiz, önemli. Benjamin için zaman tersine akıyor olsa da, o da diğer bütün insanlar gibi hayatın belirli evrelerinden belirli yaşanmışlıklar ve duygularla, toplum içerisinde öteki-normal-öteki rotası çizerek hayatını sürdürüyor. Bu gidişat belki kader anlayışıyla da ilişkilendirilebilir. Daisy’nin kaza sahnesi öncesinde, Benjamin’in saydığı farklı farklı olayların her birinin tam da bir saatin birbirine bağlı işleyen çarkları gibi hareket ederek kaçınılmaz sonu getirmesi, Fincher’ın kader üzerinde durduğunun bir göstergesi. Ancak her ne kadar bu ilişkiyi temellendirecek bağlantılar öne sürecek olsak da, film aslında kader üzerine büyük sözler edip bizi bu yöne doğru sürüklemiyor. Zaman konusunda son olarak bahsedeceğim şey, hikâyenin lineer bir zaman çizgisine sahip değilmiş gibi görünmesi, aslında her ne kadar zaman doğrusal olarak ilerlese de bizim zaman algımız film ile asla eşleşemiyor, on dakikada on yıl geçerken bir sonraki yirmi dakikalık sahne üç günü anlatıyor olabiliyor, eh, wibbly wobbly timey wimey.

alt

Filmin gerçeklikle olan ilişkisini sorguladığımızda, sürreal ya da psikolojik gerçeklik veya fantezi gibi türlerdense, büyülü gerçekliğe yakınlığını görürüz, örneğin, flashback ve anlatıcı üzerine kurulu yapısıyla akıma göz kırpar. Ayrıca, gerçek bir yerde, (New Orleans, Manhattan, Rusya) sıradan insanlarla, (Queenie, Daisy, Caroline) kendi halinde bir dünya içerisinde anomaliler Gateau’nun tersine akan saati, yedi kere yıldırım tarafından vurulan Daws, Kaptan Mike’ın sinek kuşu ve Benjamin’in ta kendisidir. Bu gerçekliğe hâkim olan, bilgi ve mantık değil içgüdüler ve hislerdir. Kimse, saatin tersine işlemesinin ya da Benjamin’in o şekilde doğmasının arkasında yatan nedenleri sorgulayıp araştırmaz ve bir sonuca ulaşmaz. Benjamin en başlarda her ne kadar, görünürde yaşlı olduğundan dolayı bir nevi öteki konumunda olsa da Adler’in[1] kuramına göre yaşam görevlerini (iş/meslek, arkadaşlık, yakın ilişki/aşk) sağlıklı bir şekilde yerine getirebilen bir birey haline gelmiştir. Artık ‘doğru dürüst’ ve ‘gerçek’ bir insan olarak yaşar.

Sonuç olarak, Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi, insanı ve insani duyguları, ilk başta insan dışı bir varlık gibi algılanan Benjamin üzerinden anlatan bir film. Üç saate yakın süresiyle ve kimi zaman ağır temposuyla yorucu olsa da büyülü gerçekçilik kırıntılarıyla saf sürrealizmden veya psikolojik gerçeklikten daha iyi bir izleme deneyimi veriyor. Öyle ki, film hiçbir noktada anlaşılmaz, kafa karıştırıcı ya da tamamı hayali (Fellini’nin 8½ filmini düşünün) yerlere gitmeden (Daisy’nin kaza sahnesi hariç), Benjamin’in hikâyesi üzerine odaklanıyor ve bundan devam ediyor. Bu tarz filmlere rasyonel bilgi ve mantık çerçevesinde değil de duygular ve karakterlerle özdeşleşme penceresinden bakabilmek önemli. Filmin uyarlandığı, Fitzgerald tarafından yazılan aynı isme sahip öykü ile karşılaştırıldığında, Fincher’ın Button’u ile özdeşleşme yaşamanın daha kolay ve olası olduğu görünüyor. [2] Filmle ilgili bahsetmem gereken bir duygu daha var, genelde çocukça bir düşünce olsa da aklımıza geldiğinde her an bizi avlayan bir şey, sevdiklerini kaybetmek. Ölüm, insanlığın şafağından beri dünya üzerinde herkesin hayatının bir noktasında düşünmeye başladığı ve sonunda da karşılaştığı ilginç bir olgu. İnsan ölümü iki türlü düşünür. Kendisinin ölümünü ve sevdiklerinin ölümünü. Küçük Benjamin, kendisine piyano öğreten ve adını hatırlamadığı hanımefendiyi kaybettiğinde, ona bir zamanlar söylediği sözü hatırlar, “Benjamin, sevdiğimiz insanları kaybederiz. Yoksa bizim için önemli olduklarını nasıl anlarız?” Gittikçe gençleşen bir insanın, sevdiklerinin hepsine veda edeceği gerçeği, filmde sözlere döküldüğü gibi bizim de yüzümüze çarpar, ölümü, sevdiklerimizin ölümünü ve bu kaçınılmazla başa çıkabilmenin yollarını düşünmeye başlarız. Sonunda, Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi’nin tilkileri dolanıp dururken kafamızda, Benjamin’in şu sözünü hatırlarız:

“Bizi neyin beklediğini asla bilemeyiz.”

YORUMLAR

SPOILER

Spoiler içeren yorumlarınızda "spoiler"
butonunu kullanınız.

SPOILER

SİNEROBOT

BUGÜN NE İZLEMEK İSTERSİN?

YILI

SÜRESİ

PUANI