karamsarlığıma dair birşeyler yazmak istiyorum...

ben bu dünyadan gidip pleasentville'de yaşamak istiyorum :(

ya da güzellik çağı'nda penelope'nin kızkardeşi olmak,

leon öldüğünde mathilda'nın yanında olmak,

lilya for ever'da lilya'ya yardım etmek,

koro'da en ön sırada oturup melek yüz'ün şarkısını dinlemek istiyorum...

 

bu başlığı şu andan itibaren ağlama duvarı ilan ediyorum.. gerçi bu daha çok filim madamlarının ilgilendiği bir konu ama ağlamak isteyen filimadamları varsa onlar da buyursunlar...

 

the secret life of bees'de evin en küçük kızı ikiz kardeşini kaybedince ablaları onun için küçük bir duvar inşa etmişler. ne zaman kederlense, ağlamak istese hissettiklerini kağıda döküp duvarın taşları arasına koyması için..o kadar depresif bir ruh hali içindeyim ki sanal alemde bunu yapma ihtiyacı duydum..

arkadaşlar aynı şey sizin için de geçerlidir..seyrettiğinizde sizi kedere, umutsuzluğa boğan, hıçkıra hıçkıra ağlama isteği uyandıran, yaşama isteğinizi çalan filmleri ve size hissettirdiklerini lütfen yazınız..

girl, interrupted'ı seyrettim az önce..kendimi mezartaşından bile daha cansız hissediyorum şu an.. lütfen birisi bana sihirli bir değnek dokundursun, hala yaşadığımı hissetmek istiyorum..

birilerinin elinde değnekle etrafta gezdiğini düşünemiyorum felaket sebebi olurdu herhalde...

eğer olabilseydi böyle 1şey - iyiye kullanmak isteyenler el kaldırsın:) 

üzerine hafif 1şeyler alıp deniz kenarında üşümek sihirli değneğe doğrudan ulaşmana yardımcı olacak Hatice.. yani ben bunu yapardım:)  ne dersin?

çok beklemem gerekecek ozaman denize ulaşabilmem için :) ben sihirli değneği beklicem :P

kaplumbağalar da uçar filmini tersine çevirmek istiyorum; filmi izlediğimde okulun cep sinemasndan koşarak uzaklaştım ve beni anlayabilecek bir zeytin ağacı buldum karanlıkta sarılıp laneti anlattım...zeytin ağacı meltemle dile gelmedi; iyi ki de gelmedi..

bu filim gibi gerçeği nicelerce gözümüze sokan filimler benim de kalbime saplatıyor o gerçekleri...

ve diyorum ki o karamsarlıkla YANLIŞ HAYAT DOĞRU YAŞANMAZ...ki ben Adorno gibi iki dünya savaşı ve bir holokost görmedim...Hatta ben şu ülke için düşünürsek 80 sonrası çocuğum; o acıları da görmedim...

AMA ÖĞRENDİM kimi zaman bir filimle kimi zaman bir kitapla; UÇURUMLARI; BASKILARI; KIYIMLARI; SAVAŞLARI; DARBELERİ....

ve öğrenmedim yaşayarak şiddeti; korkuyu ama başkaları hep bunları yaşadı; yaşıyor... ve bu olanlar karamsarlığımla birlikte  ÖFKELENDİRİYOR..

 

bu yazdıkların nedeniyle hala seyredemedim kaplumbağalar da uçar'ı..

susan sontag'ın bir kitabı vardır: başkalarının acısına bakmak..

bu bir fotoğraf kitabıdır..hani vardı ya afrikalı çocuğun fotoğrafı, kevin carter bu fotoğrafı çekti, pulitzer ödülü aldı, çocuk birleşmiş milletler kampına yetişemedi öldü, akbabaya ziyafet oldu, kevin carter intihar etti, meşhur ama ölü bir fotoğrafçı şimdi..

 

aynı şey sinema için de geçerli..başkalarının acısına bakarken, onları yansıtırken sınır ne olmalıdır? birilerinin gerçeği bizim için hayal bile değil..o gerçeklerle işlenmemiş egomuzu tatmin etmek, beğenilmek, ödüller almak, ünlü olmak...

birileri gelir, araştırır, film çeker, bizler seyrederiz, beğeniriz 'yaa ne güzel olmuş vs..' ya da beğenmeyiz 'hiç gerçekçi değil, olmamış vs..' yönetmen ünlü olur, seyredenler entellektüel olur peki ya filme konu olan o insanlar ne olur?

hiçbirşey..

sadece içim kararır, boğazımda birşeyler düğümlenir, biraz beklerim, geçer, ertesi gün başka bir film seyrederim, aynı şey yine olur. dünyanın döngüsü bu işte..herkes için farklı ama hep aynı..

 

işte böyle, kendimden utanarak seyrediyorum bazı filmleri, ben şunu seyrettim bunu seyrettim diyip kendi egomu tatmin ederken başkaları ne acılarla boğuşuyor, ölüyor, öldürüyor, dünya yok oluyor, elimde avucumda hiçbirşey kalmıyor..

bir film gibi seyrediyorum yaşananları..

almanya 09 adlı flimde; fatih akın'ın kısa flminde Murat Kurnaz'la röportaj yapılıyor ve şöyle bir şey diyor: " Guantanamo'dan önce bir flim izlediğimde afrikalı çocukları bir saat düşünüp üzülüp bir saat sonra unutup normal yaşamıma dönüyordum: artık unutmuyorum"   

flim için:

 http://www.imdb.com/title/tt1260051/

murat kurnaz için:

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/4975786.asp?gid=51

 

bir cumartesi sabah 9da kahvaltı yapmak içi ev arkadaşlarımın uyanmasını beklerken müzikleri dışında hakkında hiçbirşey bilmediğim hotel rwanda'yı seyrettim.

kendimi hiç o kadar iğrenç, sefil, açgözlü hissetmemiştim o ana kadar, ağlamaktan gözlerim şişti..

o insanların yaşamları boyunca çektiği sıkıntı, üzüntü ve bir sürü şeyin belki binde birini sadece bir cumartesi sabahı hissettim, o kadar...ama insan olmaktan nefret ettiğim bir gündü o..

 

hani vardır ya o anlar, hayat acımasız bir yük gibi üstünüze biner, nefes alamazsınız, boğulursunuz. o anlarda her zaman imdadıma bir film yetişmiştir. bazen bu bir aşk filmi olur, bazen bir dram olur, bazen de yaşanmış herhangi bir şey olur kendimi bütünleştirdiğim..

hep sorarım kendime, ben olsaydım ne yapardım diye, ve hep bir korkak gibi kaçarım gerçeklerden, yüzleşmekten..

artık filmlerin yetmediği bir dönemde, çok sevdiğim ve saydığım

Fazlı Öztürk, kendisi fotoğrafçıdır, hayatta bana ilham veren birşeyin, hayatın anlamının kalmadığını düşündüğüm o anlardan birinde bana

'varlığın başka biri için ilham kaynağı oluyorsa, başka biri senden yaşam gücü alıyorsa, bu var olman için yeterli bir sebeptir.' demişti..

o yüzden ona teşekkürü bir borç bilirim, ilham kaynağım olduğu için,

var olduğu ve var ettiği için..

aynı teşekkürü her seyrettiğimde elimden tutan, birşeyleri görmemi sağlayan onlarca filmin yazanı, yöneteni, emeği geçenler için de etmeliyim..

bu sadece eğlence dünyası değil, bu bir yaşam biçimi..aynı anda bir sürü hayat yaşamak isteyip yaşayamayanların, kabuğundan sıyrılıp dünyayı göremeyenlerin, sesini duyurmak isteyenlerin, başka çaresi olmayanların, ve de herkesin dünyası..

 

 

artık filmlerin eski tadı kalmadı..

dvd player'ı geçtim, o kocaman televizyona elimi sürmeyeli on gün oldu.. yılbaşını erken kutlamak için kurduğumuz çam ağacının ışıkları da yanmayalı o kadar gün oldu.. çamaşır ve bulaşık makineleri birer kere çalıştılar, senin bilgisayarın ise hiç çalışmadı..

ama odanı havalandırıyorum gün aşırı, hiç kullanılmasa bile.. sonra, odandaki ışıklı saatin de fişini çekemiyorum nedense.. telefonunu açıyorum arada bir arayan olur diye.. Tarçın da bazen senin odanın kapısını tırmalıyor..

yemek yapmanın, yemenin, eve ve kendime çeki düzen vermenin hiçbir anlamı yok on gündür.. zaten ev de bana küsmüş olacak ki, öcünü tavanından sıvalar akıtarak aldı bugün.. hem de "madem kullanmıyorsun, al sana o zaman!" dercesine, koca televizyonumuzun üzerine.. alacağı olsun..

"sen gidince senin yattığın tarafta yatıcam, orası daha rahat hehhee.." demiştim ama yalan oldu.. insan, alıştığı şeylerle, alıştığı yerle mutluymuş.. burası sanki artık bambaşka bir yer..

 

en kötüsü de, daha sadece on gün olmuş..

 

meali: gel teskere gel.. =)

Bir mesaja cevap veriyorsunuz.