Belirsiz Gece Suare 32 - Susan Sarandon :

althttp://www.susan-sarandon.com/sarandon.jpg" />

1946'da New York'da dünyaya gelen oyuncu; İtalyan bir anneye İrlandalı bir babaya sahip dokuz çocuklu bir ailenin üyesi. The Catholic University of America'nın drama bölümünden 1968'de mezun oldu.

1967'de ilk eşi olan Chris Sarandon ile okulda tanıştı. 1979'da ayrılmalarına rağmen, Susan Sarandon halen ilk eşinin soyadını kullanmaktadır.

1969 yılında ilk filmi "Joe"nun kast seçimi için çağrıldığında büyük bir rol beklemiyordu ancak başrollerden birini aldı. İsmini duyurmaya başladığı film 1974'de çekilen "Lovin' Molly" oldu. Bundan bir yıl sonra "The Rocky Horror Picture Show" filminde canlandırdığı Janet Weiss rolüyle büyük başarı kazandı. 

1980'de ona ilk Oscar adaylığını kazandıran "Atlantic City" filminde rol aldı. Yıldızı gitgide parlayan oyuncu 1988 yılında Tim Robbins'le birlikte "Bull Durham" adlı filmde çalıştı. Bu filmde tanıştıktan sonra bir süre beraber olan çiftin iki çocuğu oldu.

90'lı yıllarda 4 kez Oscar'a aday olan oyuncu, 1996 yılında Sean Penn ile başrolü paylaştığı "Dead Man Walking" ile "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı.

Oscar Adaylıkları:

1982 - Aday - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu- Atlantic City

1992 - Aday - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu- Thelma and Louise

1993- Aday - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu- Lorenzo's Oil

1995 - Aday - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu- The Client

1996 - Kazanan - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu- Dead Man Walking

Filmografisi için buraya buyrunhttp://www.filimadami.com/tema/js/emotions/emotions/smile.gif" />

 

althttp://hdwpapers.com/thumbs/susan_sarandon_wallpaper_9-t2.jpg" />

 

1) The Rocky Horror Picture Show (1975)

althttp://www.filimadami.com/thumbnails/thumb_2723.jpg" />

Evlenmeye karar vermiş çiftimiz Janet ve Brad, yağmurlu bir gecede yollarını kaybedince kasvetli bir şatoya sığınırlar. Şatonun sahibi ise Transeksüel Gezegeni’nden gelmiş travesti Dr. Frank-N-Furter’dır. 

Tam da o gece Dr., kendisi için Rocky Horror adında bir aşk kölesi yaratma projesini açıklar. İkilinin yaşayacakları çılgınlıklarla dolu o gece, bu mutlu ideal çiftin bastırılmış tüm duygularını ortaya çıkaracaktır.

Artık kült bir film olmaktan bile çıkmış ve fenomen haline gelmiş The Rocky Horror Picture Show’un dönem dönem bazı sinemalarda ve tiyatrolarda yapılan interaktif gösterilerinde filmi izlemeye gelen seyircilere istedikleri gibi özgür davranma şansı tanınır. Filmin kendisinden bile daha popüler hala gelmiş bu interaktif şovlar sırasında, istedikleri kıyafetle ve makyajla gösteriye gelen seyirciler filmin diyaloglarına, şarkılarına eşlik etmekten meşhur “Time Warp” dansını yapmaya kadar bir dizi aktivite gerçekleştirirler. Geceyarısı filmleri arasında en fazla izlenen filmlerden biri olan The Rocky Horror Picture Show, müzikleri ile de adından söz ettirmiş çılgın, sınırları olmayan bir müzikal.  

2) Ölüm Yolunda (1995) - Dead Man Walking  

althttp://www.filimadami.com/thumbnails/thumb_927.jpg" />

Şevkatli bir rahibe (Susan Sarandon), ölüm sırasını bekleyen bir idam mahkumundan (Sean Penn) çaresizlikle yazılmış bir mektup alır. Mahkumun idam edilmesine kadar geçen süre boyunca rahibe, sadece mahkumla değil onun kurbanlarıyla da yakınlaşarak empati kurar. 
En sonunda rahibe, idam mahkumuna duyduğu empati ile işlediği suçların ağırlığının kavrayışı arasındaki paradoksu yaşamak zorunda kalacaktır. 
Tim Robbins'in yönetmenliğinde, derinlemesine işlenen üç boyutlu karakterler ve yaşadığımız süre boyunca kendi kendimize sormaktan kaçındığımız sorulara dair analizleri içeren bir film, hiç kuşkusuz izlemeye ve üzerinde düşünmeye değer.    

 

Rahibe Helen Prejean’in yaşadığı gerçek bir olaydan yola çıkarak; senarist, yapımcı, oyuncu ve yönetmen olan Tim Robbins ile kaleme aldıkları film; idam cezası almış bir mahkumun (Matthew Poncelete), bir rahibeye (Helen Prejean) yardım için mektup yazması ve rahibenin bu yardımı kabul etmesi üzerine gelişir.

 ---spoiler---
Sister Helen mahkumu anlamaya ve onunla empati kurmaya cabalar, hatta kendisinden beklenenden öteye geçerek Poncelete’in idam cezasını muebbete cevirmek için onu anlayabilecek bir avukat ile birlikte birtakım temaslarda bulunur. Mahkuma duyduğu fazlaca ıyı nıyet ve sevkat ile mahkumun asıl gerçeği arasında sıkışan sister Helen, suç ceza, merhamet, ırkçılık, sevgi ve sevgisizlik gibi birtakım kavramları kendi yaşamıyla birlikte sorgulamaya başlayacaktır.   ---spoiler---

Birçok kavramla başbaşa kaldığımız, oldukça objektif ve mesaj kaygısından uzak anlatılan bu film, hayata dair yasadığınız pişmanlıkları hatırlatıyor ve sorgulatıyor.

 

Film eleştirisi olarak ayrı parantez açarsak; Helen bir rahibe olarak o kadar şefkatli ve sıradısı ki zaten idam mahkumunun tarafında bulunmasının enteresanlığı filmde bolca belirtilmiş. Rahibenin katile karşı aşırı duygu yoğunluğu içinde olması izleyiciyi nerdeyse mahkumla aşk yasayacaklarını düşünmeye sevk ediyor.

 Filmin son 15-20 dakikası kuşkusuz filmin en ürpertici ve etkileyici sahneleridir.   ---spoiler---İdamdan birkaç saat önce aile ile acık görüşme, annesiyle son telefon görüşmesi, Sister Helen’in Poncelete’inişlediği suca dair pişmanlık duyduğunu itiraf ettirdiği sahneler, idam sahnesindeki sedyede idam edilişinin ayrıntılı görüntüleri, sanık aileye pişmanlığını belirttiği sahne, flashbacklerle cinayet anlarını serpiştirerek duygunun tavan olmasını başarmışlardır. Hapishanedeki rahibin, idama mahkumu hazırlayan hemşirenin, mahkumun başından ayrılmayan gardiyanların soğukkanlılığı kanınızı donduracak.. 

 Sean Penn ve Susan Sarandon’un karşılıklı diyalogları ve oyunculuklarının tartışmasız olduğu bu filmde her iki oyuncu Oscara’ a aday olmuşlardır. Susan Sarandon Akademi ödülünü almıştır.

Nusrat Fateh Ali Khan ‘ın müthiş ezgilerinin katkılarını da unutmayalım.

 Filmdeki son vuruş, mahkum Matthew Poncelete’in şu repliğiyle olmuştur.

 'Bu dünyadan kalbimde nefret duygusuyla gitmek istemiyorum, yaptığım şey için bağışlanmayı diliyorum. Umarım ölümüm biraz içinizi rahatlatır. Öldürmek yanlış bir şey, kim yaparsa yapsın yanlış. Ben, siz ya da devlet fark etmez.'

 http://mayaam.blogspot.com/2012/12/pride-prejudice.html

althttp://mayaam.blogspot.com/2012/12/pride-prejudice.html" />

Şimdi daha yeni bitirdim Rocky Horror Picture'ı. Eğlenceli bir seyirlik. Dammit Janet ve Touch-a Touch-a Touch-a Me şarkılarını çok beğendim. Sonlara doğru iyice karıştı, başlarda aldığım zevk azaldı yine de ilginç bir müzikaldi. Susan Sarandon içinse sonradan coşan role çok yakışmış diyebilirim. Tiplemeleri, mimikleri falan çok eğlendirdi beni. Böyle kışkırtıcı rollerin altından güzel kalkıyor. Tabii filmin yıldızı Dr. Frank N Furter olduğu için sönük kalmış onun yanında :) Müzikal olduğu için sesine değinmek istiyorum bir de. Biraz tiz bir sesi varmış ama çekici geldi bana, dinlerken rahatsız olmadım. 

dead man walking'i izledim ve bence hakkında tartışabiliriz, çünkü üzerinde bir şeyler söylenebilecek bir film.

siz yapılanları adalet mi görüyorsunuz yoksa bir cinayet mi?

adamın hitleri destekleyen açıklamalarından sonra öldürülmeyi istememesi? 

çocukları öldürülen ebevenylerin tepkileri rabbit hole'u aklınıza getirdi mi? :]

vb. sorularla yönlendirebiliriz konuyu.

 

Rocky Horror Picture Şov kült mertebesine ulaşmış bir müzikaldir. Eskiden tabuları yıkan mesajları nedeniyle filmi yere göğe sığdıramazdılar. İlk defa izlendiğinde heyecan bile duyabilirsiniz. Aslında müzikal Frankenstein'ın hikayesini cinsel özgürleşme üzerinden takip ediyor.  Genel anlamda Freddy Mercury'nin I want to break free şarkısınla da paralelik mevcut. Sanırım Broadway'de hala müzikal olarak sergilenmektedir. Müzikalın güzel tarafları var. 1970 ler cinsel özgürlüğün tavan yaptığı yıllardı.

hmkşdg'in soruları üzerinden de filmi izleyen arkadaşlar konuyu genişletebilir.Bu suare biraz karışık olduğu için uygulayamadığımız fakat hayata geçirmek istediğimiz bir yöntem var suarelerle ilgili.Önerdiği film seçilen arkadaş,o hafta suarenin bir nev'i moderatörlük görevini de üstlenecek.Yeri gelmişken araya sıkştırayım dedim:)

evet halamutlukalanlardansupheduymakgerekir'in de dediği gibi bu film uzerine konusulacak cok sey var.

o zaman yeni uygulamaya göre bu filmin moderatörü ben olduğumdan, hmksdg'nin de belirttiği ilk konuyla başlayalım :

Mahkum Matthew Poncelete'ye yapılanları adalet olarak mı görüyorsunuz yoksa bir cinayet mi ?

( hmksdg yi senden caldım emre :) ) 

onun nickleri genelde kısaltmaya uygun oluyor:) ya da ben çok üşengecim:)

Bence devletlerin,insan hayatı üzerinde bu tür bir tahakküm hakkı yoktur. Kimin yaşayıp kimin yaşayamayacağına karar vermek devletin haddi değil. Halbuki,devletler bunu günün 23 saati yapıyorlar. (Evet bir gün 24 saat) 

 

Otoriteden haz etmeyen biri değilim. Aslında ben de 12 tane sınıf idare ediyorum. Otorite eğer onu kullanansanız çok güçlü ve sarhoş edici bir keyif kaynağı olabiliyor. Ancak onunla muhatap oluyorsanız,zevk almanız için biraz süre geçmesi gerekiyor. 

 

Kişileri,"canavar" olarak etiketlemek veya birinin kaderi hakkında fütursuzca yorum yapmak,sosyal ahlak içerisinde sıkça tekrar ettiğimiz bir suç. Korkunç bireylerin makus talihlerine son noktayı vurmak,kimsenin işi değil. Birini öldürmek,planlayarak ve isteyerek bir insanı katletmek ahlaksızlık. Bu noktada devletlerin ne kadar ikiyüzlü olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Örneğin,havalı bir üniforma giyip,tek düğmeyle,görmediği,onlarca insanı havaya uçuran bir pilot, madalya alabiliyorken, devletin "ahlak" konusunda bu denli kati kurallarının bulunuyor oluşu manidar. 

 

Filmde ise Rahibe Helen'in konumuna dair bir iki laf etmek gerek bence. Helen,Hristiyanlığın veya daha da genel bir gözlemle dinin safi pak yüzünü,bağışlayıcı ve sevecen formunu temsil ediyor olmalı. Eğer öyleyse,bence bu da büyük bir ikiyüzlülük. Helen'in inandığı tanrı ne yazık ki,o kadar bağışlayıcı değil. Poncelete'in final çıkışı ve imdadına koşan tek insanın da bir din insanı olması burda düşündürdü kuzuyu. 

 

Tüm gönlümle Helen'in, dinin ötesini,saf haliyle,insanı temsil ettiğini düşünmek istiyorum. İnsan, o kadar da ikiyüzlü,adi bir canlı değil bence. İnsan,güzel bir varlıktır. Diye düşünüyorum artık. Ama kimliklerimiz pek de masum değiller. Ortak kimliklerimizin ürünü devletler de pek ahlaklı yapılar sayılmıyorlar gözümde. 

 

 

bu filmi çok severim birkaç kez izlemişliğim vardır.baş ucu filmlerimdendir.konuyuda oyunculuklarıda çok severim.her defasında aynı şeyleri düşürüm.insan öldürmüş birini ölüme mahkum ederek aynı suça ortak olmuyor muyuz? bu hakkı kendimizde nasıl buluyoruz? evet ortada korkunç bir suç var ve idam sahnesiyle birlikte açık olarak da görüyoruz Poncelete'in neler yaptğını.ama sonuçta bir pişmanlık da var.ceza idam mı olmalı diye düşünürüm her defasında.diğer taraftanda gerçekçi düşünmeye çalışırım benim yakınlarımdan birinin başına böyle bişey gelse o zaman da idam karamına bu gözle bakabilirmiyim diye?cevabı bilmiyorum aslında bu soruların hiç birinin cevabını bilmiyorum.bu filmle ilgili kafam çok karışık ki en çok bu karışıklığı seviyorum...

Bir mesaja cevap veriyorsunuz.